Acıyı durdurmam gerek!
Acı çekmemek için sonu acı bitecek her şeyi de durdurmam gerek! Gerekirse yarısında çekip gitmeliyim.
Acı çekmemek için kendimi sevdiğime inandırmalı ama gerçekten sevmemeliyim, acı çekmemek için kolayca çözülebilecek düğümler atmalıyım, koşulsuzca bağlanmamalıyım.
Gidebilir... Her şey gidebilir...
Acı... Çok acı...
Fark ettim ki acı çekerken o kadar küçükmüşüm ki acıyı çok büyük sanmışım.
Evimizin tavanlarını altı metre yüksekliğinde sanmam gibi.
Ama acı ya da tavanlar değil, ben küçükmüşüm.
Ama artık büyüğüm. Acılar da küçük. Hatta gereksizmiş...
Boş yere mi taktım onca maskeyi, yürüttüm onca taktiği?
Boş yere mi senaryo yazmak için o kadar kafa patlattım?
Ama oyun buydu. Oyun zaten bu değil miydi?
Unutma oyunu.
Maskeyi gerçek sandım.
Rol yapan beni yöneten beni de gerçek sandım...
Küçükken öğrettiler...
Binlerce farklı rol öğrettiler, acıdan kaçmak için, hissetmemek için.
Hem yazdım hem oynadım.
Oysa özün senaryoya ihtiyacı yok ki!
Öz sadece var!
Sadece Ol!
Tamam! Hatırladım...
Kendimle konuşuyorum. Kendimle mi konuşuyorum, onunla mı konuşuyorum? O Kim? Ben miyim? Ben olan beni gözlemleyen bu öteki ben kim? Gerçek ben kimim? Bu dünyada işim ne? Bütün bu yaşamın anlamı ne? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Kendim olarak mı yaşıyorum yoksa bana ezberletilmiş, programlandığım bir hayatı mı yaşıyorum? Kendimi tanımak için uzun bir yoldayım.
Kendi Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kendi Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Ekim 2012 Salı
27 Ekim 2012 Cumartesi
Değişim Dönüşüm Günlükleri 3
İçimdeki mağarada; ben ve ganimetlerim, üzüntülerim, sıkıntılarım, acılarım, hayal kırıklıklarım, suçluluk duygularım, geçmiş, gelecek, taktığım yüzlerce maske, yadsıdığım onlarca durum, inanarak söylenmiş binlerce yalan, korkular, korkular, korkular, geçmişten bana devredilen tonlarca yük ve benim kendi hazırladığım paketlerim, ağırlıkla dolu küfelerim... hepimiz. mutluyduk. mutluyuz.
Farkı...
Artık bu mağaraya ışık geliyor.
Artık ben hepsini görüyorum.
Artık onları seviyorum.
Artık mağaradan çıkmaya hazırım.
Rol yapan Ebru'yu seyreden Ebru'yu gözlemleyen Ben!
Artık "start" almaya hazır(olmak üzereyim)ım...
6 Ekim 2012 Cumartesi
Değişim Dönüşüm Günlükleri 1
Yazsana yazsana Ebru yazsana...
Yazsana yazsana Ebru yaz artık...
Haydi Ebru...
Haydi Ebru...
İçimdeki ses ben bildim bileli bunu söylüyor.
Yazmayı öğrendiğimden beri de yazıyorum.
Ama hiç yeterli olmuyor.
Sanki ne kadar yazsam, tam olarak ne demek istiyorsam onu ifade edemiyorum gibi.
Neyse bu ayrı bir konu. Onu ayrıca yazarım. :))
[not: bu arada "kendi yazılarım" etiketli yazılar bana ait]
Blogda günlük olarak kendi değişim dönüşümümü yazmaya hep yelteniyorum. Ama yazdıklarımı yine, her zamanki gibi beğenmediğimden kayıtlar sayfasını çeşitli taslaklarla doldurmaktan ileri gidemiyordum... ki... Adsız bir okuyucunun "hadi"leyen yorumu ile bari ben bir şeyler yazayım, böylece belki okuyucular da kendi değişim/dönüşümleri ile ilgili bir şeyler yazar, böylece blog da herkesin birbirinin deneyimini okuyabildiği eğlenceli bir tat kazanır diye düşündüm. O zaman teşekkürler Adsız okuyucum...
Azıcık süreçten bahsedeyim önce diyorum:
1- Farkındalık neymiş anlamaya başladım. Basbayağı attığın her adımın, söylediğin her sözcüğün, düşündüğün her bir şeyin farkında olup derinde yatanı o anda keşfetmekmiş. Şöyle yaşamaya başladım son zamanlarda; "hah attın kıtırı Ebru", "hah, yine alındın", "bak yine karşındakinin enerjisini aldın, olay seninle ilgili değildi, niye kişiselleştirdin şimdi?", "hah, gördün mü, duygu sömürüsü yaptın", "ne oldu, niye kızdın şimdi, ne kazandırdı sana bu yani", "bak egon konuşuyor, yeme bunu, bırak konuşsun, sen bir adım kenara çekil, seyret, bırak içini döksün", "yalan söyleme, yalan söylemeeee!", "adam önünü kesti diye kızıyorsun, sen herkesin önünü kesiyorsun, nasıl olacak bu iş?", "basbayağı üstünlük tasladın, hani herkes birdi?" vs. vs. Bunun gibi binlerce örnek sayabilirim. Sanki içimde bir Yaşam Koçum var. Beni yönlendiriyor, çalıştırıyor.
2- Korkunç kontrol manyağı, güvensiz, bilgi açı, aşırı entellektüel olma havalarında, yalandan komünist, sevgi açı, korkak mürebbiyeden Pollyanna'ya, oradan kendini olduğu haliyle kabul ettiğini zannedip tüm duygularını salan, sürekli ağlayıp gülüp manyak manyak hareketler yapan ne idüğü belirsiz insandan, zoraki Pollyanna'ya, oradan da şu an içinde bulunduğum; çoğunlukla (her an diyemem) anda, akışta, geleceğe güvenen, geçmişe olan takıntısını bayağı bir temizlemiş (tamamen değil, bayağı), duygusal bağlardan, bağımlılıklardan bayağı bir uzaklaşmış, iyiyse iyi olmakla barışık, kötüyse kötü olmakla barışık, kendini ifade etmekten korkmayan, yalansız yaşamak için bilinçle uğraşan ruh haline geçiş yaptım. Bu aşağı yukarı 10 yıllık bir süreç diyebilirim. Oldum demiyorum, haddime mi düşmüş ama ciddi yol kat ettim diyebilirim.
Yazsana yazsana Ebru yaz artık...
Haydi Ebru...
Haydi Ebru...
İçimdeki ses ben bildim bileli bunu söylüyor.
Yazmayı öğrendiğimden beri de yazıyorum.
Ama hiç yeterli olmuyor.
Sanki ne kadar yazsam, tam olarak ne demek istiyorsam onu ifade edemiyorum gibi.
Neyse bu ayrı bir konu. Onu ayrıca yazarım. :))
[not: bu arada "kendi yazılarım" etiketli yazılar bana ait]
Blogda günlük olarak kendi değişim dönüşümümü yazmaya hep yelteniyorum. Ama yazdıklarımı yine, her zamanki gibi beğenmediğimden kayıtlar sayfasını çeşitli taslaklarla doldurmaktan ileri gidemiyordum... ki... Adsız bir okuyucunun "hadi"leyen yorumu ile bari ben bir şeyler yazayım, böylece belki okuyucular da kendi değişim/dönüşümleri ile ilgili bir şeyler yazar, böylece blog da herkesin birbirinin deneyimini okuyabildiği eğlenceli bir tat kazanır diye düşündüm. O zaman teşekkürler Adsız okuyucum...
Azıcık süreçten bahsedeyim önce diyorum:
1- Farkındalık neymiş anlamaya başladım. Basbayağı attığın her adımın, söylediğin her sözcüğün, düşündüğün her bir şeyin farkında olup derinde yatanı o anda keşfetmekmiş. Şöyle yaşamaya başladım son zamanlarda; "hah attın kıtırı Ebru", "hah, yine alındın", "bak yine karşındakinin enerjisini aldın, olay seninle ilgili değildi, niye kişiselleştirdin şimdi?", "hah, gördün mü, duygu sömürüsü yaptın", "ne oldu, niye kızdın şimdi, ne kazandırdı sana bu yani", "bak egon konuşuyor, yeme bunu, bırak konuşsun, sen bir adım kenara çekil, seyret, bırak içini döksün", "yalan söyleme, yalan söylemeeee!", "adam önünü kesti diye kızıyorsun, sen herkesin önünü kesiyorsun, nasıl olacak bu iş?", "basbayağı üstünlük tasladın, hani herkes birdi?" vs. vs. Bunun gibi binlerce örnek sayabilirim. Sanki içimde bir Yaşam Koçum var. Beni yönlendiriyor, çalıştırıyor.
2- Korkunç kontrol manyağı, güvensiz, bilgi açı, aşırı entellektüel olma havalarında, yalandan komünist, sevgi açı, korkak mürebbiyeden Pollyanna'ya, oradan kendini olduğu haliyle kabul ettiğini zannedip tüm duygularını salan, sürekli ağlayıp gülüp manyak manyak hareketler yapan ne idüğü belirsiz insandan, zoraki Pollyanna'ya, oradan da şu an içinde bulunduğum; çoğunlukla (her an diyemem) anda, akışta, geleceğe güvenen, geçmişe olan takıntısını bayağı bir temizlemiş (tamamen değil, bayağı), duygusal bağlardan, bağımlılıklardan bayağı bir uzaklaşmış, iyiyse iyi olmakla barışık, kötüyse kötü olmakla barışık, kendini ifade etmekten korkmayan, yalansız yaşamak için bilinçle uğraşan ruh haline geçiş yaptım. Bu aşağı yukarı 10 yıllık bir süreç diyebilirim. Oldum demiyorum, haddime mi düşmüş ama ciddi yol kat ettim diyebilirim.
20 Kasım 2011 Pazar
Aile Konstellasyonu ve Her Şeyin Bizim Seçimimiz Olması Meselesi
Daha önce Aile Dizimi/Aile Konstelasyonu çalışmalarından bahsetmiştim. Ocak'ta bu sistemin eğitimini almaya başlıyorum ve bunun için çok heyecanlıyım. Belki hikayeleri sevdiğimden belki de bir başkası olmayı deneyimlemeyi büyüleyici bulduğumdan bu çalışma beni çok ama çok etkileyen bir çalışma. Aslında hepimizin "bir" olduğumuzun, herkesin benzer şeyleri farklı hikayelerle yaşadığının, zamandan ve mekandan bağımsız varlıklar olduğumuzun da en güzel kanıtı bence. Herkesin yaşaması gereken bir deneyim diyorum ve mutlaka tavsiye ediyorum.
Geçen gün hocamız Göksel Karabayır ile (kendisi gerçekten mükemmel, sevgi dolu bir insan) konuşurken, "her şeyin bizim seçimimiz" olduğu konusuna geldi laf. Baştan beri her şeyin tamamı ile bizim seçimimiz olması, ailemizi, hayatımızdaki önemli seçimleribaştan yaptığımızı, başlangıç, bitiş ve aradaki keskin dönüşleri baştan seçtiğimizi ve bu yaşama doğduğumuzda yine her an bir seçim yaparak o yaşamı şekillendirdiğimizi söylüyoruz. Yani aslında olacak ana olaylar, ana yaşam amacımız ya da bu yaşamda deneyimleyeceğimiz temel konular baştan belli olmak şartı ile bunlara nasıl yaklaşacağımız ile ilgili seçimleri her an yaparak sonsuz potansiyellerden birine doğru ilerliyoruz diye konuşuyoruz. Peki ama bazen gerçekten biz ne kadar kendi hayrımıza olacak seçimi yaptığımızı düşünürsek düşünelim sanki bir bataklıktayız ve çıkamıyoruz gibi hissettiğimiz olmuyor mu? İşte bu noktada Göksel Hoca'nın söyledikleri benim kafa karışıklığıma yeni bir bakış açısı getirdi.
Sistem yani tüm bu yaratılan sistem düşündüğümüzden daha karmaşık bir sistem. Buna çapraşıklık anlamında değil de komplike bir yapı anlamında bakalım. Evet seçimler bizim ama bir yandan da aile sistemi içerisinde nesilden nesile aktarılan, bize ebeveynlerimiz yolu ile geçen travmalar da var. Ve bizler, bunların hiç farkında olmadan, bu tıkanıklıklar ile yaşayıp, hiç çözemediğimiz bir yün yumağına takılmışız gibi hissedebiliyoruz. Bu yüzden sisteme girip, bunların enerjisini temizlemek önümüzde yepyeni yollar açılmasına fırsat verebilir. Ata yapar evlat öder girdabından kurtulmak işten bile değil yani.
Seçim tabii yine bizim. İçimizdeki blokajları, bilinçaltımızdaki kayıtları temizlemek için bir çok yöntem var. Kaldı ki yöntemi içimize döndüğümüzde kendimiz zaten bulabiliriz. Belki de bilinen hiç bir yöntem, hiç bir kural ya da kaide ile değil sadece kendi iç sesimizle yapacağız bunu. Örneğin nefes muhteşem bir yöntem. Nefes neyin nasıl ve ne zaman olduğuna bakmaz, sadece nefes alarak tıkanıklıkları çözer. Ama benim gibi hikayeleri seviyorsanız kesinlikle Aile Konstellasyonu çalışmasını deneyin derim.
Sevgi ve Işıkla...
Geçen gün hocamız Göksel Karabayır ile (kendisi gerçekten mükemmel, sevgi dolu bir insan) konuşurken, "her şeyin bizim seçimimiz" olduğu konusuna geldi laf. Baştan beri her şeyin tamamı ile bizim seçimimiz olması, ailemizi, hayatımızdaki önemli seçimleribaştan yaptığımızı, başlangıç, bitiş ve aradaki keskin dönüşleri baştan seçtiğimizi ve bu yaşama doğduğumuzda yine her an bir seçim yaparak o yaşamı şekillendirdiğimizi söylüyoruz. Yani aslında olacak ana olaylar, ana yaşam amacımız ya da bu yaşamda deneyimleyeceğimiz temel konular baştan belli olmak şartı ile bunlara nasıl yaklaşacağımız ile ilgili seçimleri her an yaparak sonsuz potansiyellerden birine doğru ilerliyoruz diye konuşuyoruz. Peki ama bazen gerçekten biz ne kadar kendi hayrımıza olacak seçimi yaptığımızı düşünürsek düşünelim sanki bir bataklıktayız ve çıkamıyoruz gibi hissettiğimiz olmuyor mu? İşte bu noktada Göksel Hoca'nın söyledikleri benim kafa karışıklığıma yeni bir bakış açısı getirdi.
Sistem yani tüm bu yaratılan sistem düşündüğümüzden daha karmaşık bir sistem. Buna çapraşıklık anlamında değil de komplike bir yapı anlamında bakalım. Evet seçimler bizim ama bir yandan da aile sistemi içerisinde nesilden nesile aktarılan, bize ebeveynlerimiz yolu ile geçen travmalar da var. Ve bizler, bunların hiç farkında olmadan, bu tıkanıklıklar ile yaşayıp, hiç çözemediğimiz bir yün yumağına takılmışız gibi hissedebiliyoruz. Bu yüzden sisteme girip, bunların enerjisini temizlemek önümüzde yepyeni yollar açılmasına fırsat verebilir. Ata yapar evlat öder girdabından kurtulmak işten bile değil yani.
Seçim tabii yine bizim. İçimizdeki blokajları, bilinçaltımızdaki kayıtları temizlemek için bir çok yöntem var. Kaldı ki yöntemi içimize döndüğümüzde kendimiz zaten bulabiliriz. Belki de bilinen hiç bir yöntem, hiç bir kural ya da kaide ile değil sadece kendi iç sesimizle yapacağız bunu. Örneğin nefes muhteşem bir yöntem. Nefes neyin nasıl ve ne zaman olduğuna bakmaz, sadece nefes alarak tıkanıklıkları çözer. Ama benim gibi hikayeleri seviyorsanız kesinlikle Aile Konstellasyonu çalışmasını deneyin derim.
Sevgi ve Işıkla...
15 Kasım 2011 Salı
Düşüncelerin, Sözlerin Yaratıcılığı Üzerine...
Facebook'ta bir grubumuz var. Dünyanın farklı yerlerinden uyanma yolundaki dostlarla deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Bir tartışma gidiyor bu akşam ben de düşüncelerimi burada sizinle paylaşmak istedim...
Artık düşüncenin yaratıcılığı çağına girdik. Düşünün ve olacak! Ve hızla olacak. Bu kadar basit. O yüzden düşüncelerinize dikkat edin, gözlemleyin ve değiştirin. Enerjinizi pozitife, sizi ve yaşamınızı en yüksek potansiyelinize ulaştıracak olana konsantre olun. Azıcık "mış gibi" yapın...
Hepimiz daha özgür, daha adaletli, daha huzurlu, daha mutlu yaşamlarımız olsun istiyoruz. Bunu sadece kendimiz için değil, herkes için, tüm dünya için istiyoruz. Bu çok güzel! Ama önemli bir kaç nokta var:
- Tüm dünyanın derdini üzerinize almayın. Unutmayın, hepimiz bir bütünün parçalarıyız ve herkesin deneyimi kendinin deneyimi. Siz sadece kendi deneyiminize konsantre olun. Dünyadaki insanların açlığı, sıkıntıları, savaşları, acıları, aileniz, arkadaşlarınızın dertleri, sıkıntıları için acı çekmek değil, sevgi dolu dualarınızı, enerjinizi gönderin. Yapabileceğiniz en faydalı şey bu. Hiç bir şeyi sahiplenmeyin, o sizin acınız olur.
- Kendiniz için çok para sahibi olmayı seçin, buna layık olduğunuza inanırsanız, paranın eşit dağılımına da bir katkınız olur, herkes çok paraya layık olduğuna inanır ve paraya ulaşırsa, paranın %99'unu %1'lik bir kitle elinde tutamaz, öyle değil mi? Çünkü onlar bu inançla bunu yapabiliyorlar. Bizi binlerce yıldır kontrolleri altında tutan güç odakları zihin kontrolü ile ve düşünceleri ile istedikleri her şeyi hayatlarına çekebileceklerini çok iyi bilen insanlar. İnanın böyle. Öyleyse siz de onlardan olun ki dağılım gittikçe dengelensin.
- Odak noktanız kalbiniz olsun. Yüreğinizdeki gerçeği herkese ama herkese ve her ne olursa olsun söylemek için cesaretinizi toplayın. Aile, arkadaş, iş arkadaşları herkes ama herkes buna dahil. Aman üzülmesin, kırılmasın, aman onu kaybederim, ah yalnız başıma ne yaparım, bu dertleri, korkuları bir kenara bırakın. Korku gelirse hemen onu kaynağa geri yollayın. Siz korkunuzu şifalandırıp konuşmaya başlayınca herkes de saygı duyacak, emin olun. Korku ile konuşunca zaten korktuğunuzu çekersiniz kendinize.
Daha güzel bir dünyayıp hep birlikte yaratacağız. Hepimiz kişisel deneyimlerimizle...
2012 bir son değil, tam tersine muhteşem bir başlangıç. İlk ve önemli bir adım. Daha aydınlık günler için.
Siz karanlık güçlerin kontrolündeki medyanın, dizilerin, kitapların, gazetelerin felaket senaryolarına kanmayın. Onlar tüm insanlığı yıllardır korkutarak uyuttular. Depremler olacak, içimiz sallanıyor, çalkalanıyor, zihnimiz karmakarışık, deprem nasıl olmasın? Savaşlar da olacak, ölümler, yıkımlar. İçimizde ne varsa dışımızda o olacak. Ama ne zamanki hep birlikte kendi ışığımızla kendi karanlıklarımızı, karmaşalarımızı halledeceğiz bunlar da yok olacak. Akışa güvenin.
Yılmak yok, yorulmak yok. Sevgiyle devam...
Artık düşüncenin yaratıcılığı çağına girdik. Düşünün ve olacak! Ve hızla olacak. Bu kadar basit. O yüzden düşüncelerinize dikkat edin, gözlemleyin ve değiştirin. Enerjinizi pozitife, sizi ve yaşamınızı en yüksek potansiyelinize ulaştıracak olana konsantre olun. Azıcık "mış gibi" yapın...
Hepimiz daha özgür, daha adaletli, daha huzurlu, daha mutlu yaşamlarımız olsun istiyoruz. Bunu sadece kendimiz için değil, herkes için, tüm dünya için istiyoruz. Bu çok güzel! Ama önemli bir kaç nokta var:
- Tüm dünyanın derdini üzerinize almayın. Unutmayın, hepimiz bir bütünün parçalarıyız ve herkesin deneyimi kendinin deneyimi. Siz sadece kendi deneyiminize konsantre olun. Dünyadaki insanların açlığı, sıkıntıları, savaşları, acıları, aileniz, arkadaşlarınızın dertleri, sıkıntıları için acı çekmek değil, sevgi dolu dualarınızı, enerjinizi gönderin. Yapabileceğiniz en faydalı şey bu. Hiç bir şeyi sahiplenmeyin, o sizin acınız olur.
- Kendiniz için çok para sahibi olmayı seçin, buna layık olduğunuza inanırsanız, paranın eşit dağılımına da bir katkınız olur, herkes çok paraya layık olduğuna inanır ve paraya ulaşırsa, paranın %99'unu %1'lik bir kitle elinde tutamaz, öyle değil mi? Çünkü onlar bu inançla bunu yapabiliyorlar. Bizi binlerce yıldır kontrolleri altında tutan güç odakları zihin kontrolü ile ve düşünceleri ile istedikleri her şeyi hayatlarına çekebileceklerini çok iyi bilen insanlar. İnanın böyle. Öyleyse siz de onlardan olun ki dağılım gittikçe dengelensin.
- Odak noktanız kalbiniz olsun. Yüreğinizdeki gerçeği herkese ama herkese ve her ne olursa olsun söylemek için cesaretinizi toplayın. Aile, arkadaş, iş arkadaşları herkes ama herkes buna dahil. Aman üzülmesin, kırılmasın, aman onu kaybederim, ah yalnız başıma ne yaparım, bu dertleri, korkuları bir kenara bırakın. Korku gelirse hemen onu kaynağa geri yollayın. Siz korkunuzu şifalandırıp konuşmaya başlayınca herkes de saygı duyacak, emin olun. Korku ile konuşunca zaten korktuğunuzu çekersiniz kendinize.
Daha güzel bir dünyayıp hep birlikte yaratacağız. Hepimiz kişisel deneyimlerimizle...
2012 bir son değil, tam tersine muhteşem bir başlangıç. İlk ve önemli bir adım. Daha aydınlık günler için.
Siz karanlık güçlerin kontrolündeki medyanın, dizilerin, kitapların, gazetelerin felaket senaryolarına kanmayın. Onlar tüm insanlığı yıllardır korkutarak uyuttular. Depremler olacak, içimiz sallanıyor, çalkalanıyor, zihnimiz karmakarışık, deprem nasıl olmasın? Savaşlar da olacak, ölümler, yıkımlar. İçimizde ne varsa dışımızda o olacak. Ama ne zamanki hep birlikte kendi ışığımızla kendi karanlıklarımızı, karmaşalarımızı halledeceğiz bunlar da yok olacak. Akışa güvenin.
Yılmak yok, yorulmak yok. Sevgiyle devam...
13 Kasım 2011 Pazar
11.11.11 Deneyimlerim / 11.11.11 Experiences
(please scroll down for the English version)
11.11.11 günü benim için büyük heyecan verici bir gün oldu. Nedenini tam açıklayamıyorum, belki büyük bir şeyler olacağını hissettiğimden, belki yıllar sonra ilkokul 1. sınıf defterimin en arka sayfasına o birinci sınıf çocukluğundaki yazımla 11 (on bir) 11 (on bir) 11 (on bir) yazdığımı tam da 10 Kasım günü keşfettiğimden, belki de bir mucize beklentimin gittikçe bir çığ gibi büyüyor olmasından.
O gün işe gitmemeyi tercih ettim bir kere. Sabah kalktım; Ayşe Ablam'la güzel bir kahvaltı ettik. Ayşe Ablam, 30 yıla yakındır tanıdığım, annemin de benim de yardımcımız ama bir yardımcıdan çok bir dost, yoldaş, bir melek; benim annem kadar yakın bir sevdiğim. Genelde bana Cuma günleri gelir ama bir önceki akşamdan gelir, birlikte televizyon seyrederiz, yemek yeriz, muhabbet ederiz, spiritüel konuşmalar yaparız. Kendisi 5 vakit namaz kılar, hiç okula gitmemiş, doğru dürüst okuma yazma bilmez ama o kadar aydın, o kadar bilgedir ki beni her zaman şaşırtır, güldürür, bilmediğim şeyler anlatır. Neyse birlikte kahvaltı ettik, sonra bir komedi dizisi seyrettik, bol bol güldük, güne güzel bir başlangıç yaptık. Kendisine bir önceki günden durumu anlatmıştım, bu günü ibadetler geçirelim kararı almıştık. Ben saat 10 buçuk gibi, özenle hazırladığım yatak odama çıktım. Kocaman bir minder, mumlar, tütsüler, bilgisayarım ve kocaman kolonlarla odamı düzenlemiştim. Saat 11:11 civarını da meditasyonla ve dünyanın, çevremin, kendimin iyiliği için dualarla geçirdim.
Tom Kenyon'un tavsiye ettiği epifiz bezi aktivasyonunu yaptım. 7 kere üst üste bunu dinledim sonra da yarım saat kadar merkezlenmiş kaldım. Bedenimde yoğun bir enerji akışı hissettim, kendimi bedenimin dışında çok daha büyük bir varlık olarak gördüm, deneyimledim diyebilirim. Bu meditasyonu bayağıdır yapıyorum ve her seferimde gerçekten epifiz bezinin olduğu bölgede büyük bir hareketlilik oluyor.
11.11.11 günü benim için büyük heyecan verici bir gün oldu. Nedenini tam açıklayamıyorum, belki büyük bir şeyler olacağını hissettiğimden, belki yıllar sonra ilkokul 1. sınıf defterimin en arka sayfasına o birinci sınıf çocukluğundaki yazımla 11 (on bir) 11 (on bir) 11 (on bir) yazdığımı tam da 10 Kasım günü keşfettiğimden, belki de bir mucize beklentimin gittikçe bir çığ gibi büyüyor olmasından.
O gün işe gitmemeyi tercih ettim bir kere. Sabah kalktım; Ayşe Ablam'la güzel bir kahvaltı ettik. Ayşe Ablam, 30 yıla yakındır tanıdığım, annemin de benim de yardımcımız ama bir yardımcıdan çok bir dost, yoldaş, bir melek; benim annem kadar yakın bir sevdiğim. Genelde bana Cuma günleri gelir ama bir önceki akşamdan gelir, birlikte televizyon seyrederiz, yemek yeriz, muhabbet ederiz, spiritüel konuşmalar yaparız. Kendisi 5 vakit namaz kılar, hiç okula gitmemiş, doğru dürüst okuma yazma bilmez ama o kadar aydın, o kadar bilgedir ki beni her zaman şaşırtır, güldürür, bilmediğim şeyler anlatır. Neyse birlikte kahvaltı ettik, sonra bir komedi dizisi seyrettik, bol bol güldük, güne güzel bir başlangıç yaptık. Kendisine bir önceki günden durumu anlatmıştım, bu günü ibadetler geçirelim kararı almıştık. Ben saat 10 buçuk gibi, özenle hazırladığım yatak odama çıktım. Kocaman bir minder, mumlar, tütsüler, bilgisayarım ve kocaman kolonlarla odamı düzenlemiştim. Saat 11:11 civarını da meditasyonla ve dünyanın, çevremin, kendimin iyiliği için dualarla geçirdim.
Tom Kenyon'un tavsiye ettiği epifiz bezi aktivasyonunu yaptım. 7 kere üst üste bunu dinledim sonra da yarım saat kadar merkezlenmiş kaldım. Bedenimde yoğun bir enerji akışı hissettim, kendimi bedenimin dışında çok daha büyük bir varlık olarak gördüm, deneyimledim diyebilirim. Bu meditasyonu bayağıdır yapıyorum ve her seferimde gerçekten epifiz bezinin olduğu bölgede büyük bir hareketlilik oluyor.
10 Kasım 2011 Perşembe
Yarın için öneriler...
Buraya gelirken DNA'mıza yazılı olan kodlar etkisiz hale getirildi. Bu yüzden 3 boyutlu dünya oyununa kendimizi böylesine kaptırdık. Nereden geldik, neden geldik bilemediğimizden ama derinlerde bir yerlerde bunun altında yatan başka bir şeyler olduğunu hissettiğimizden yıllardır bir cevap aradık. Oysa şimdi anlıyoruz ki o cevabı yıllardır; sadece bu hayat süremizde değil, binlerce yıldır, binlerce hayat süremizden beridir aramakla meşgulüz.
İşte yarın, 11. boyuttan yani akaşik kayıtların olduğu boyuttan tüm bu bilginin bize indirileceği ve tüm hücrelerimizde kayıtlı kodların etkili hale getirileceği gün. Evet, o yüzden bu kadar heyecanlıyım. Çünkü yarın cennet dediğimiz gerçek evimizin kapıları açılacak ve bütün bilgi geri gelecek.
Tabii bu kadar önemli bir şey, parmak şıklatmak kadar çabuk olabileceği gibi, bir kaç saat, bir kaç gün süren ve yavaş yavaş bilincimizin uyanacağı bir süreç olabilir. Herkeste farklı olabilecek, özellikle de değişim korkusu ile uzayabilecek bir süreç...
Ama çok önemli bir şey var: Asla Korkulacak Bir Şey Yok!
Lütfen sadece kendi özünüze, kalbinize, gelecek güzel günlere ve evrenin o güzel sevgi enerjisine konsantre olun, lütfen. Korku sadecce 3 boyutlu dünyanın bir manipülasyon aracı. Korkulacak hiç bir şey yok. Korkuya ihtiyacımız yok. O bir oyundu. Bitti!
Elbette bu kollektif bir uyanış olduğu kadar bireysel bir seçim yani yine de korkmayı seçip mevcut halinizi devam ettirebilirsiniz, o ya da bu, bunun bir doğrusu yok. Sadece seçim var. Ama ben şahsen, cenneti tercih ediyorum. :)
Yarın için bazı tavsiyeler yazıyorum, faydalı olabilir. Ben yapmaya çalışacağım.
- Öncelikle yarın olabildiğince huzurlu ve sakin kalmaya çalışın. Mümkünse işe gitmeyin. Sessizce evinizde olsanız çok güzel olur mesela.
- Gün içinde güneşe çıkın. Ormana gidin, sahile gidin. Güneş ışıklarının tadını çıkarın. (Yarın güneşli bir gün olmasını seçiyorum!). Bırakın güneş üzerinize parlasın, enerjisinin tadını çıkarın, sizi şifalandırmasına izin verin.
- Yarın, özellikle yarın kalbinizin sesini dinleyin. İçinizden geleni yapın, içinizden geleni söyleyin. Açık olun.
- Yarın, özellikle yarın geçmişi, geçmişten gelen alışkanlıklarınızı, bağımlılıklarınızı, düşüncelerinizi, önyargılarınızı, inançlarınızı, kalıplarınızı ışığa dönüştürün. Bırakın evrenin sevgi enerjisi onları yıkasın. Para, aile, iş, ilişkiler, devlet, hükümet, polis, asker vs. vs. her şeyi bir kenara bırakın...
- Herkesin kendi olmasına izin verin. Özellikle de hoşlanmadığınız insanların davranışlarını etiketlemeyin, kalıplara koymayın. Bırakın özgürce davransın herkes. Hoşlanmadığınız kişilere ışığınızı yollayın, sevgi yollayın.
- Meditasyon yapmanın elbette çok faydası olur. Özellikle de "herkesin ve herşeyin birliği"ne odaklanabilirsiniz. Malum ayrılıktan birliğe giden yoldayız. İyi kötü, güzel çirkin, siyah beyaz.. Hepsi bir. Ayrıca evrenden bembeyaz sevgi ışığının geldiğini, tepe çakranızdan girip tüm bedeninizi ve dış bedenlerinizi, auranızı yıkadığını imgeleyebilirsiniz, hatta hissedeceksinizdir ki bu da süper bir duygu.
- Mümkünse çok ağır yemek yemeyin. Yine mümkünse organik yeyin. Meyve ve sebze ağırlıklı beslenin. Et ve süt ürünlerinden kaçınırsanız iyi olur.
- Çıkıp yürüyün, hatta koşun. Nefes alın. Bol bol derin nefesle bedeni yıkayın. Nefes yaşam enerjisi. Yeni enerjiler damarlarımıza oradan kalbimize gidecek, çalıştırmakta fayda var.
Söylenen o ki, yarın kodlar açıldıktan sonra 6 saatlik bir uyku iyi gelecek. Bunu da yapmanız iyi olabilir.
Bu güzel günlerde, özümüzle bir, huzurlu, özgür, adaletli, birlik içinde bir yaşam için, el ele verelim.
Derin sevgilerimle...
(tavsiyeler için kaynak: http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=yU8AqGf81yE)
İşte yarın, 11. boyuttan yani akaşik kayıtların olduğu boyuttan tüm bu bilginin bize indirileceği ve tüm hücrelerimizde kayıtlı kodların etkili hale getirileceği gün. Evet, o yüzden bu kadar heyecanlıyım. Çünkü yarın cennet dediğimiz gerçek evimizin kapıları açılacak ve bütün bilgi geri gelecek.
Tabii bu kadar önemli bir şey, parmak şıklatmak kadar çabuk olabileceği gibi, bir kaç saat, bir kaç gün süren ve yavaş yavaş bilincimizin uyanacağı bir süreç olabilir. Herkeste farklı olabilecek, özellikle de değişim korkusu ile uzayabilecek bir süreç...
Ama çok önemli bir şey var: Asla Korkulacak Bir Şey Yok!
Lütfen sadece kendi özünüze, kalbinize, gelecek güzel günlere ve evrenin o güzel sevgi enerjisine konsantre olun, lütfen. Korku sadecce 3 boyutlu dünyanın bir manipülasyon aracı. Korkulacak hiç bir şey yok. Korkuya ihtiyacımız yok. O bir oyundu. Bitti!
Elbette bu kollektif bir uyanış olduğu kadar bireysel bir seçim yani yine de korkmayı seçip mevcut halinizi devam ettirebilirsiniz, o ya da bu, bunun bir doğrusu yok. Sadece seçim var. Ama ben şahsen, cenneti tercih ediyorum. :)
Yarın için bazı tavsiyeler yazıyorum, faydalı olabilir. Ben yapmaya çalışacağım.
- Öncelikle yarın olabildiğince huzurlu ve sakin kalmaya çalışın. Mümkünse işe gitmeyin. Sessizce evinizde olsanız çok güzel olur mesela.
- Gün içinde güneşe çıkın. Ormana gidin, sahile gidin. Güneş ışıklarının tadını çıkarın. (Yarın güneşli bir gün olmasını seçiyorum!). Bırakın güneş üzerinize parlasın, enerjisinin tadını çıkarın, sizi şifalandırmasına izin verin.
- Yarın, özellikle yarın kalbinizin sesini dinleyin. İçinizden geleni yapın, içinizden geleni söyleyin. Açık olun.
- Yarın, özellikle yarın geçmişi, geçmişten gelen alışkanlıklarınızı, bağımlılıklarınızı, düşüncelerinizi, önyargılarınızı, inançlarınızı, kalıplarınızı ışığa dönüştürün. Bırakın evrenin sevgi enerjisi onları yıkasın. Para, aile, iş, ilişkiler, devlet, hükümet, polis, asker vs. vs. her şeyi bir kenara bırakın...
- Herkesin kendi olmasına izin verin. Özellikle de hoşlanmadığınız insanların davranışlarını etiketlemeyin, kalıplara koymayın. Bırakın özgürce davransın herkes. Hoşlanmadığınız kişilere ışığınızı yollayın, sevgi yollayın.
- Meditasyon yapmanın elbette çok faydası olur. Özellikle de "herkesin ve herşeyin birliği"ne odaklanabilirsiniz. Malum ayrılıktan birliğe giden yoldayız. İyi kötü, güzel çirkin, siyah beyaz.. Hepsi bir. Ayrıca evrenden bembeyaz sevgi ışığının geldiğini, tepe çakranızdan girip tüm bedeninizi ve dış bedenlerinizi, auranızı yıkadığını imgeleyebilirsiniz, hatta hissedeceksinizdir ki bu da süper bir duygu.
- Mümkünse çok ağır yemek yemeyin. Yine mümkünse organik yeyin. Meyve ve sebze ağırlıklı beslenin. Et ve süt ürünlerinden kaçınırsanız iyi olur.
- Çıkıp yürüyün, hatta koşun. Nefes alın. Bol bol derin nefesle bedeni yıkayın. Nefes yaşam enerjisi. Yeni enerjiler damarlarımıza oradan kalbimize gidecek, çalıştırmakta fayda var.
Söylenen o ki, yarın kodlar açıldıktan sonra 6 saatlik bir uyku iyi gelecek. Bunu da yapmanız iyi olabilir.
Bu güzel günlerde, özümüzle bir, huzurlu, özgür, adaletli, birlik içinde bir yaşam için, el ele verelim.
Derin sevgilerimle...
(tavsiyeler için kaynak: http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=yU8AqGf81yE)
27 Eylül 2011 Salı
Yükseliş Semptomları ile Nasıl Başa Çıkalım?
Bugünlerde; yükselen enerjiler ve artık dualitenin çöküşünün yaklaşması ile üst üste gelen olaylar dizisi bizi daha da zorluyor, temizlik yapmamız, bilinçaltımızda kalmış son karanlıkları aydınlatmamız için itekledikçe itekliyor. Bu yüzden zorlanıyor, kötü günler geçiriyor, bedenlerinizin bir çok yerinde acı, ağrı hissediyor, ufak tefek hatta ciddi rahatsızlıklarla boğuşuyorsanız; anlayın ki evren sizi değişime, temizliğe zorlamakta. Olan olaylarla, yaşanan acılarla başa çıkmanın en doğru yolu onları kabul edip yola devam etmek. İnanın reddetmek, sıkılmak, acıya tutunmak o enerjinin hayatınızdaki varlığını büyütecektir. O yüzden kendinizi biraz olaylardan dışarı çıkarmayı, düşüncelerinizi, dikkatinizi başka yerlere kanalize etmeyi denemelisiniz.
Yapılacak en iyi şeylerden biri bedeninizi dinlemek. Ama gerçekten dinlemek ve ihtiyacı olan şeye izin vermek. Bizim 2012 grubunda bu konuda çok farklı yöntemlerden bahsedildi; ben de birazını sizinle paylaşmak istedim. Umarım faydası olur.
Yöntemlerden biri:
- Nasıl hissettiğinizi gözlemleyin, onu tanımlayın.
- Zihninize; bu duygunun derininde yatan; önceden yaşadığınız benzer bir düşünce, resim, his yollamasını isteyin. Aklınıza ilk gelen şeye tutunun.
- Aklınıza gelen bu duyguyu, resimi yaşayın, yargılamadan, reddetmeden tamamını hissedin.
- Bunu hissettiğiniz şeyler için bir kaç kere yapmanız gerekebilir.
Eğer bu süreci dürüstçe uygulayabilirseniz, aynı duyguyu yeniden yaşamamak için ve içinizde patlamaya hazır bir volkan gibi bekleyen bu duyguyu, bu sorunu kapatabilir ve bir daha sizi rahatsız etmesini tamamen engelleyebilirsiniz.
Bu bir korku olabilir, bir rahatsızlık, bir reddediş, kendinize yapıştırdığınız bir yafta, söylediğiniz bir yalan, bir suçluluk duygusu, bir hayal kırıklığı... Hepsi patlamaya hazır bir volkan gibi bekler ve genelde en zayıf anınızda sizi vurur. Bütün mesele sorunun kökenine inmek, ilk oluştuğu ana gitmek. O anı değiştirdiğinizde, sorun da değişecektir. O an söyleyemediğiniz şeyi söyleyin, o an veremediğiniz tepkiyi verin, o an kendinizi nasıl kandırdıysanız bunu değiştirin. İnanın büyük faydası olacak.
Bir yöntem daha anlatacağım:
Rahatsızlık yaşadığınız anda (fiziksel ya da duygusal fark etmez) yere dümdüz yatın. Derin, kontrollü bir şekilde ve mümkünse tüm bedeninizle nefes alın. Yani diyafram nefesi alın, tüm karnınıza, sonra yukarı çıkın, olabildiğince nefesinizi tüm bedeninize yayın (başta bu çok zor olabilir, pes etmeyin, temizlik her zaman biraz zahmetli ama sonucu çok güzel). Bedeninizi tamamen rahat bırakın. Tamamen serbest. Hiç bir şekilde bedeninizi kontrol etmeyin, bırakın ne yapmak istiyorsa onu yapsın. Yargılamayın, zorlamayın, analiz etmeyin. Niye böyle döndüm, niye böyle yattım demeyin, yüreğinizden, ta içinizden ne geliyorsa ona izin verin. Gayet basit, sadece bedeninizi bırakın ne yöne, ne şekilde istiyorsa o şekilde hareket etsin. Belki başınız ileri geri hareket etmek istiyor, bırakın etsin, belki bacaklarınız kasılıyor, sarsılıyor, titriyor, bırakın titresinler. Belki de fetüs pozisyonuna gelip, inleyip ağlamak istiyor. Rahat bırakın kendinizi ve yapmasına izin verin. Bütün bunlar yaşansın, ta ki artık bedeniniz güçsüz düşüp, hiç hareket edesi olmayana kadar. Genelde en az 10 dakika kadar devam edebilir, belki de daha uzun süre, ondan sonra rahatlama olacaktır. Siz bilinçli nefes almaya devam edin. İçinizden hep "artık bana hizmet etmeyen, en yüksek hayrıma hizmet etmeyen her şeyi bırakmaya niyet ediyorum" diye niyetizini geçirin.
Son olarak müziğin çok etkili olduğunu söylemek istiyorum. Dinlendirici, şifalandırıcı müzikler çok iyi gelecektir. Bizim "ney"imiz gerçekten çok işe yarıyor. Tom Kenyon'un web sitesinde ücretsiz indirilebilecek çok güzel meditasyonlar, müzikler var, satın alınabilecekler de oldukça ucuz. Hatta Youtube'da da çok güzel mantralar bulabilirsiniz. Mesela om-mani-padme-hum da çok işe yarayan bir mantra ve Youtube'da çok güzel versiyonları var.
Bu aralar moraliniz bozuk, başınız ağrıyor, mideniz rahatsız, dizleriniz acıyor olabilir. Sırtınızda 50 kilo yük varmış gibi hissedebilirsiniz. Yaşamınızdaki tüm sorunlar peş peşe geliyormuş gibi olabilir. Lütfen Sakin Olun! Sadece artık onları kabul etmeniz ve temizlemeniz gerekiyor. Artık bunları aşma zamanı...
Sevgiyle ve ışıkla...
Yapılacak en iyi şeylerden biri bedeninizi dinlemek. Ama gerçekten dinlemek ve ihtiyacı olan şeye izin vermek. Bizim 2012 grubunda bu konuda çok farklı yöntemlerden bahsedildi; ben de birazını sizinle paylaşmak istedim. Umarım faydası olur.
Yöntemlerden biri:
- Nasıl hissettiğinizi gözlemleyin, onu tanımlayın.
- Zihninize; bu duygunun derininde yatan; önceden yaşadığınız benzer bir düşünce, resim, his yollamasını isteyin. Aklınıza ilk gelen şeye tutunun.
- Aklınıza gelen bu duyguyu, resimi yaşayın, yargılamadan, reddetmeden tamamını hissedin.
- Bunu hissettiğiniz şeyler için bir kaç kere yapmanız gerekebilir.
Eğer bu süreci dürüstçe uygulayabilirseniz, aynı duyguyu yeniden yaşamamak için ve içinizde patlamaya hazır bir volkan gibi bekleyen bu duyguyu, bu sorunu kapatabilir ve bir daha sizi rahatsız etmesini tamamen engelleyebilirsiniz.
Bu bir korku olabilir, bir rahatsızlık, bir reddediş, kendinize yapıştırdığınız bir yafta, söylediğiniz bir yalan, bir suçluluk duygusu, bir hayal kırıklığı... Hepsi patlamaya hazır bir volkan gibi bekler ve genelde en zayıf anınızda sizi vurur. Bütün mesele sorunun kökenine inmek, ilk oluştuğu ana gitmek. O anı değiştirdiğinizde, sorun da değişecektir. O an söyleyemediğiniz şeyi söyleyin, o an veremediğiniz tepkiyi verin, o an kendinizi nasıl kandırdıysanız bunu değiştirin. İnanın büyük faydası olacak.
Bir yöntem daha anlatacağım:
Rahatsızlık yaşadığınız anda (fiziksel ya da duygusal fark etmez) yere dümdüz yatın. Derin, kontrollü bir şekilde ve mümkünse tüm bedeninizle nefes alın. Yani diyafram nefesi alın, tüm karnınıza, sonra yukarı çıkın, olabildiğince nefesinizi tüm bedeninize yayın (başta bu çok zor olabilir, pes etmeyin, temizlik her zaman biraz zahmetli ama sonucu çok güzel). Bedeninizi tamamen rahat bırakın. Tamamen serbest. Hiç bir şekilde bedeninizi kontrol etmeyin, bırakın ne yapmak istiyorsa onu yapsın. Yargılamayın, zorlamayın, analiz etmeyin. Niye böyle döndüm, niye böyle yattım demeyin, yüreğinizden, ta içinizden ne geliyorsa ona izin verin. Gayet basit, sadece bedeninizi bırakın ne yöne, ne şekilde istiyorsa o şekilde hareket etsin. Belki başınız ileri geri hareket etmek istiyor, bırakın etsin, belki bacaklarınız kasılıyor, sarsılıyor, titriyor, bırakın titresinler. Belki de fetüs pozisyonuna gelip, inleyip ağlamak istiyor. Rahat bırakın kendinizi ve yapmasına izin verin. Bütün bunlar yaşansın, ta ki artık bedeniniz güçsüz düşüp, hiç hareket edesi olmayana kadar. Genelde en az 10 dakika kadar devam edebilir, belki de daha uzun süre, ondan sonra rahatlama olacaktır. Siz bilinçli nefes almaya devam edin. İçinizden hep "artık bana hizmet etmeyen, en yüksek hayrıma hizmet etmeyen her şeyi bırakmaya niyet ediyorum" diye niyetizini geçirin.
Son olarak müziğin çok etkili olduğunu söylemek istiyorum. Dinlendirici, şifalandırıcı müzikler çok iyi gelecektir. Bizim "ney"imiz gerçekten çok işe yarıyor. Tom Kenyon'un web sitesinde ücretsiz indirilebilecek çok güzel meditasyonlar, müzikler var, satın alınabilecekler de oldukça ucuz. Hatta Youtube'da da çok güzel mantralar bulabilirsiniz. Mesela om-mani-padme-hum da çok işe yarayan bir mantra ve Youtube'da çok güzel versiyonları var.
Bu aralar moraliniz bozuk, başınız ağrıyor, mideniz rahatsız, dizleriniz acıyor olabilir. Sırtınızda 50 kilo yük varmış gibi hissedebilirsiniz. Yaşamınızdaki tüm sorunlar peş peşe geliyormuş gibi olabilir. Lütfen Sakin Olun! Sadece artık onları kabul etmeniz ve temizlemeniz gerekiyor. Artık bunları aşma zamanı...
Sevgiyle ve ışıkla...
29 Haziran 2011 Çarşamba
Derinden Seviliyorum...
Geçen hafta iş için Göcek'e gittim.
İş için bile olsa o güzelim denize yakın olmak, çevredeki farklı renklerdeki muhteşem begonvilleri seyretmek, kocaman ağaçlarla konuşmak çok güzeldi.
Hep söylüyorum ya ağaçlar, çiçekler, kuşlar, tüm varlıklar benimle konuşuyor diye. Bu kez, gerçekten, ciddi bir kanıt var elimde, o yüzden paylaşmak istedim.
Göcek'te bir cafe'de yemek yiyorduk. Çok yaşlı bir ağacın altında, sakin ve huzurlu bir öğlen yemeği. Ağacı hayran hayran seyrediyordum, yaşlı ve bilgeydi. Bana yaşamından kesitler sundu, sanki beynimin içinde bir ekran vardı ve ağacın gördüğü, yaşadığı şeyler geçiyordu ekrandan. Göcek koyuna sığınmış kadırgalar gördüm, korsanların birbiriyle kavgasını, sahilde sevişen bir çifti, onları gizlice seyredip gelip kızı öldüren birini, köle ticareti yapanların gemilerden indirdikleri zincirlenmiş güzel kadınlara, siyahi adamlara sopalarla vurarak yürütmesini, ciddi bir depremde ağacın köklerinin yarılmasını, fırtınaları gördüm. Ağacın niye böyle 4 parçaya ayrılmış gibi durduğunu anladım. Çok uzun yıllardır yaşadığını söyledi bana, 600 yıldan çok. Onun köklerinin başka ağaçlara yol verdiğini, en derin yer altı sularının enerjisini alabildiğini...
Hayran hayran ona bakıyordum, ona onu ne kadar çok sevdiğimi, takdir ettiğimi söyledim. Varlığı için teşekkür ettim. O da bana teşekkür etti. Gölgesi altında olmamızdan ne denli mutlu olduğunu, zaten onun var olma amacının bu olduğunu, bizim soluduğumuz havayı oluşturmak, bize faydalı olmak için var olduğunu ve bunun takdir edilmesinin çok güzel olduğunu söyledi.
Tam bu sırada, tam kafamı kaldırmış onun devasa dallarına bakarken, gözlerimin önünde bir yaprak koptu ve yavaşça, sanki ağır çekimle kucağıma düştü. Ve yaprak... Aşağıdaki fotoğrafta...
Umarım yaprağın üzerindeki E harfini görebiliyorsunuzdur. Bu ağacın bana bir hediyesi değil de nedir? Sanki elle oyulmuş gibi bir E harfi.
Hepimiz gerçekten, derinden seviliyoruz. Bundan bir an bile şüphe etmememiz gerek. Doğa her parçası ile bize bağlı ve bizi sevmeye, kucaklamaya hazır...
İşte böyle...
Sevgi ve ışıkla...
İş için bile olsa o güzelim denize yakın olmak, çevredeki farklı renklerdeki muhteşem begonvilleri seyretmek, kocaman ağaçlarla konuşmak çok güzeldi.
Hep söylüyorum ya ağaçlar, çiçekler, kuşlar, tüm varlıklar benimle konuşuyor diye. Bu kez, gerçekten, ciddi bir kanıt var elimde, o yüzden paylaşmak istedim.
Göcek'te bir cafe'de yemek yiyorduk. Çok yaşlı bir ağacın altında, sakin ve huzurlu bir öğlen yemeği. Ağacı hayran hayran seyrediyordum, yaşlı ve bilgeydi. Bana yaşamından kesitler sundu, sanki beynimin içinde bir ekran vardı ve ağacın gördüğü, yaşadığı şeyler geçiyordu ekrandan. Göcek koyuna sığınmış kadırgalar gördüm, korsanların birbiriyle kavgasını, sahilde sevişen bir çifti, onları gizlice seyredip gelip kızı öldüren birini, köle ticareti yapanların gemilerden indirdikleri zincirlenmiş güzel kadınlara, siyahi adamlara sopalarla vurarak yürütmesini, ciddi bir depremde ağacın köklerinin yarılmasını, fırtınaları gördüm. Ağacın niye böyle 4 parçaya ayrılmış gibi durduğunu anladım. Çok uzun yıllardır yaşadığını söyledi bana, 600 yıldan çok. Onun köklerinin başka ağaçlara yol verdiğini, en derin yer altı sularının enerjisini alabildiğini...
Hayran hayran ona bakıyordum, ona onu ne kadar çok sevdiğimi, takdir ettiğimi söyledim. Varlığı için teşekkür ettim. O da bana teşekkür etti. Gölgesi altında olmamızdan ne denli mutlu olduğunu, zaten onun var olma amacının bu olduğunu, bizim soluduğumuz havayı oluşturmak, bize faydalı olmak için var olduğunu ve bunun takdir edilmesinin çok güzel olduğunu söyledi.
Tam bu sırada, tam kafamı kaldırmış onun devasa dallarına bakarken, gözlerimin önünde bir yaprak koptu ve yavaşça, sanki ağır çekimle kucağıma düştü. Ve yaprak... Aşağıdaki fotoğrafta...
Umarım yaprağın üzerindeki E harfini görebiliyorsunuzdur. Bu ağacın bana bir hediyesi değil de nedir? Sanki elle oyulmuş gibi bir E harfi.
Hepimiz gerçekten, derinden seviliyoruz. Bundan bir an bile şüphe etmememiz gerek. Doğa her parçası ile bize bağlı ve bizi sevmeye, kucaklamaya hazır...
İşte böyle...
Sevgi ve ışıkla...
14 Haziran 2011 Salı
Ben ışığın ta kendisiyim...
Dün gece meditasyon sırasında aşağıdaki sözleri söylemek üzere yönlendirildim. Defalarca aynı şeyi tekrarladım, tekrar tekrar, tekrar tekrar. Bildğimiz şeyler elbette ama bu üçleme bana çok huzur verdi, paylaşayım istedim sizlerle...
Ben saf sevgiyim...
Ben saf ışığım...
Ben saf enerjiyim...
Sevgi ve ışıkla.
Ben saf sevgiyim...
Ben saf ışığım...
Ben saf enerjiyim...
Sevgi ve ışıkla.
12 Haziran 2011 Pazar
Doğa Beni Büyülüyor...
Her zaman böyleydi. Her zaman doğanın her bir küçük detayı beni çok etkilemiştir. Mükemmel düzen, mükemmel renkler, mükemmel bir tasarım. Ama son zamanlarda hem alışverişimiz, hem iletişimimiz arttığından olacak, büyüleniyorum adeta.
Bu sabah yağmur var İstanbul'da. Hani şarkıdaki gibi, gerçekten tam da öyle bir gün. İşyerime geldim, müşteriler yavaştan gelmeye başladı. Oyunu kullanan bir uğrayıp bakmak istiyor.
Çimenlere çıplak ayakla çıkasım, yağmurda ıslanasım geldi ama taktığım maske buna izin vermedi. Bakalım ne zaman aşacağım bu kalıbı, göreceğiz.
Bugün güzelim yağmur, terasımda açan çiçekler, karşı sitedeki bahçe katının önündeki begonviller derken iyice doğa ile büyülenmiş bir anımdayım. O yüzden resmen ilan etmek istedim. Ben bitkilerle ve hayvanlarla konuşabiliyorum. Vallahi nasıl oldu ben de bilemiyorum. Bir şamanlık aktivasyonu almıştım zamanında, o zamanlar gidip herhangi bir bitkiye bakıp sohbete girişme denemeleri yapıyordum ama karşı tarafdan bir cevap alamadığımdan bırakmıştım ipin ucunu. Ama artık, kendiliğinden oldu işte. Geçen sabah terasımda katmer katmer açan sardunyaların içinde kuru yaprakları ile duran bir ceylan gözüne "hadi artık" dedim. "Hadi artık yani. Evet zor bir kış geçirdin, evet ben çok ilgilenemedim seninle. Ama bak artık buradayım, artık bahar geldi, hadi aç artık, gözlerini açtığını görmek istiyorum". Buna benzer bir şeylerdi.
Allah sizin inandırsın, akşam eve bir geldim, bitkinin üzerinde onlarca açmaya hazır tomurcuk var, ertesi akşam bir geldim, manzara şu şekilde:
Doğa canlı. Doğa bizden. Doğa bizimle iletişim kurmaya hazır. Tüm unsurları ile bizi sevmeye hazır. Yeter ki biz buna hazır olalım.
Dünyada olduğum için, su için, yağmur için, tüm bitkiler, hayvanlar, güneş, ağaçlar, dağlar, akarsular, yaylalar, durgun denizler, okyanuslar, bütün bütün varlıklar için sonsuz ve içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Bugün çok özel, çok güzel bir gün. Büyük değişimlerin günü. Bunu hissediyorum.
Bütünün hayrına, herkesin hayrına, benim hayrıma... Sevgi ve ışıkla...
Bu sabah yağmur var İstanbul'da. Hani şarkıdaki gibi, gerçekten tam da öyle bir gün. İşyerime geldim, müşteriler yavaştan gelmeye başladı. Oyunu kullanan bir uğrayıp bakmak istiyor.
Çimenlere çıplak ayakla çıkasım, yağmurda ıslanasım geldi ama taktığım maske buna izin vermedi. Bakalım ne zaman aşacağım bu kalıbı, göreceğiz.
Bugün güzelim yağmur, terasımda açan çiçekler, karşı sitedeki bahçe katının önündeki begonviller derken iyice doğa ile büyülenmiş bir anımdayım. O yüzden resmen ilan etmek istedim. Ben bitkilerle ve hayvanlarla konuşabiliyorum. Vallahi nasıl oldu ben de bilemiyorum. Bir şamanlık aktivasyonu almıştım zamanında, o zamanlar gidip herhangi bir bitkiye bakıp sohbete girişme denemeleri yapıyordum ama karşı tarafdan bir cevap alamadığımdan bırakmıştım ipin ucunu. Ama artık, kendiliğinden oldu işte. Geçen sabah terasımda katmer katmer açan sardunyaların içinde kuru yaprakları ile duran bir ceylan gözüne "hadi artık" dedim. "Hadi artık yani. Evet zor bir kış geçirdin, evet ben çok ilgilenemedim seninle. Ama bak artık buradayım, artık bahar geldi, hadi aç artık, gözlerini açtığını görmek istiyorum". Buna benzer bir şeylerdi.
Allah sizin inandırsın, akşam eve bir geldim, bitkinin üzerinde onlarca açmaya hazır tomurcuk var, ertesi akşam bir geldim, manzara şu şekilde:
Doğa canlı. Doğa bizden. Doğa bizimle iletişim kurmaya hazır. Tüm unsurları ile bizi sevmeye hazır. Yeter ki biz buna hazır olalım.
Dünyada olduğum için, su için, yağmur için, tüm bitkiler, hayvanlar, güneş, ağaçlar, dağlar, akarsular, yaylalar, durgun denizler, okyanuslar, bütün bütün varlıklar için sonsuz ve içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Bugün çok özel, çok güzel bir gün. Büyük değişimlerin günü. Bunu hissediyorum.
Bütünün hayrına, herkesin hayrına, benim hayrıma... Sevgi ve ışıkla...
10 Mayıs 2011 Salı
Hepsi bir oyun...
"Alt tarafı bir oyun işte" diyor kafamın içindeki ses...
"Oyunun tadını çıkar".
"Eğlenmek için bu" diyor, "sahip olmanın, kaybetmenin, sevmenin, sinir olmanın, doğanın, karanlığın, güneşin, yağmurun, evinin, işinin, stresin, yoğunluğun, sakinliğin tadını çıkar".
Yavaş yavaş hatırlıyorum. Bir sisin içinde yürür gibiyim bu aralar.
Bazen sanki önümde bir perde açılıyor. Büyük bir boşluğa giriyorum. Zaman, mekan kayboluyor. Herşey algıladığım, her zaman bildiğim anlamından başka bir anlama bürünüyor.
Yıllar yıllar önce bir rüya görmüştüm. Rüya "son" ile ilgiliydi. Herkesin panik içinde kaçıştığı ve sonun geldiğini söylerek koşturduğunu hatırlıyorum. "Duydun mu, sona eriyormuş!" diyorlardı. "Ne sona eriyor?" deyip duruyordum ben de. Detayları geçeyim, bir koridordan geçtim, bir merdivenden indim ve herşey silinmeye başladı. Hala düşünebiliyordum ve algıladığım herşey yavaş yavaş yok oluyordu. Sonunda bedenim, ayaklarımdan başlayarak yok olmaya başladı, sıra kafama geldiğinde hala aklımdan düşünceler geçiyordu ve "son buymuş ha?" diyordum, "bitti işte!".
Bu aralar buna benzer ruh halleri içindeyim. Sanki çağlardır hafızamı yitirmiştim de herşey geri geliyor. Bölük pörçük parçalar geliyor zaman zaman aklıma. Buraya bir oyun olsun diye gelmiştik. Takımlar halindeydik. Her takımda savaşçılar, yöneticiler, kimyacılar, şifacılar, yiyiciler, rahipler, bilgeler vardı. Dünyaya dağıldık. Herkes kendi takımı ile oynuyordu.
Sonra karanlıklar geldi. Bize aşılar yaptılar. Asıl benliğimizi unuttuk. Oyunun oyun olduğunu unuttuk. Rollerimizi gerçek sandık. Algıladığımız dünyayı, oyun sahasını gerçek yaşam sandık. Bizi hipnotize ettiler. Olmayan duvarlara çarpıyor, olmayan düşmanlarla savaşıyoruz. Oysa gerçek çok basitti ve çok eğlenceli.
Bu aralar oyunu anımsamaya başladım. Anımsayan tek ben miyim gerçekten? Herkes mi bu kadar kaptırdı kendini? Yoksa kendime başka sanal bir gerçeklik mi yaratmaya uğraşıyorum? Oysa kim olduğumu o kadar net hatırlıyorum ki...
Oyun bitiyor. Şu an en zor bölümdeyiz çünkü artık çok yorulduk. Hepimiz çok çok yorgunuz ve öz benliğimiz bitsin istiyor. Farkına varsak, topluca farkına varsak bitmesi öyle kolay ki aslında. Ama önce herkesin uyanması gerek.
Haydi uyanın! Haydi, oyun bitiyor. Artık kutlama zamanı. Artık gerçek hayata dönme zamanı...
"Oyunun tadını çıkar".
"Eğlenmek için bu" diyor, "sahip olmanın, kaybetmenin, sevmenin, sinir olmanın, doğanın, karanlığın, güneşin, yağmurun, evinin, işinin, stresin, yoğunluğun, sakinliğin tadını çıkar".
Yavaş yavaş hatırlıyorum. Bir sisin içinde yürür gibiyim bu aralar.
Bazen sanki önümde bir perde açılıyor. Büyük bir boşluğa giriyorum. Zaman, mekan kayboluyor. Herşey algıladığım, her zaman bildiğim anlamından başka bir anlama bürünüyor.
Yıllar yıllar önce bir rüya görmüştüm. Rüya "son" ile ilgiliydi. Herkesin panik içinde kaçıştığı ve sonun geldiğini söylerek koşturduğunu hatırlıyorum. "Duydun mu, sona eriyormuş!" diyorlardı. "Ne sona eriyor?" deyip duruyordum ben de. Detayları geçeyim, bir koridordan geçtim, bir merdivenden indim ve herşey silinmeye başladı. Hala düşünebiliyordum ve algıladığım herşey yavaş yavaş yok oluyordu. Sonunda bedenim, ayaklarımdan başlayarak yok olmaya başladı, sıra kafama geldiğinde hala aklımdan düşünceler geçiyordu ve "son buymuş ha?" diyordum, "bitti işte!".
Bu aralar buna benzer ruh halleri içindeyim. Sanki çağlardır hafızamı yitirmiştim de herşey geri geliyor. Bölük pörçük parçalar geliyor zaman zaman aklıma. Buraya bir oyun olsun diye gelmiştik. Takımlar halindeydik. Her takımda savaşçılar, yöneticiler, kimyacılar, şifacılar, yiyiciler, rahipler, bilgeler vardı. Dünyaya dağıldık. Herkes kendi takımı ile oynuyordu.
Sonra karanlıklar geldi. Bize aşılar yaptılar. Asıl benliğimizi unuttuk. Oyunun oyun olduğunu unuttuk. Rollerimizi gerçek sandık. Algıladığımız dünyayı, oyun sahasını gerçek yaşam sandık. Bizi hipnotize ettiler. Olmayan duvarlara çarpıyor, olmayan düşmanlarla savaşıyoruz. Oysa gerçek çok basitti ve çok eğlenceli.
Bu aralar oyunu anımsamaya başladım. Anımsayan tek ben miyim gerçekten? Herkes mi bu kadar kaptırdı kendini? Yoksa kendime başka sanal bir gerçeklik mi yaratmaya uğraşıyorum? Oysa kim olduğumu o kadar net hatırlıyorum ki...
Oyun bitiyor. Şu an en zor bölümdeyiz çünkü artık çok yorulduk. Hepimiz çok çok yorgunuz ve öz benliğimiz bitsin istiyor. Farkına varsak, topluca farkına varsak bitmesi öyle kolay ki aslında. Ama önce herkesin uyanması gerek.
Haydi uyanın! Haydi, oyun bitiyor. Artık kutlama zamanı. Artık gerçek hayata dönme zamanı...
16 Nisan 2011 Cumartesi
Mal Mülk Olayı...
Son günlerde hep bunu düşünüyorum...
Sonunda bırakıp gideceğimiz şeyleri elde etmeye çalışarak yaşamımızı tüketiyoruz, gidiyor, ellerimizden kayıp gidiyor...
Hangisi doğru peki? Yani insan allaha yakınlaştıkça maldan mülkten dünya işlerinden elini eteğini çekip bir münzevi olup, kenara çekilip bir lokma bir hırka mı yaşamalı? Yoksa yaşam aslında içinde bulunan herşeyle, evler, arabalar, eşyalar, iş güç, sanatsal aktiviteler, tv programları ve daha binlerce ıvır zıvır ile bir bütün mü?
Çalışmalı mı, çalışmamalı mı? Ev kredisi alıp yıllarca onu ödemeli mi, ödememeli mi? Çoluk çocuğa karışıp onlara iyi bakma derdi ile koşturup durmalı mı durmamalı mı? Araba alıp, sonra kilometresi ilerleyince yenisini almak için çabalamalı mı çabalamamalı mı? Emeklilik hayalleri ile bütün gün sağa sola deli gibi koşturmalı mı koşturmamalı mı?
Bilemiyorum... Tam olarak içinden çıkamadığım bir ikilem ile karşı karşıyayım. Enteresan olan, spiritüel yolda ilerledikçe bunların daha da fazla karşıma çıkıyor olması. 6 ay önce kendi işimi kurdum. Ortağımla - abartmıyorum - 7 gün 14-15 saat çalışma halindeyiz. İkimiz de spiritüel yolda yıllardır yolcuyuz. Peki doğru olan ne? Bu işi yapmamız gerektiği ve yaşam bizi bu yola sürüklediği için mi yapıyoruz, şu anda bu yoğun koşuşturmaca bir görev icabı mı yoksa hırslarımızla yüzleşmemiz için önümüze sunulan bir fırsat mı?
Aslında yüreğimden geçen, içime sorduğumda aldığım cevap şöyle: Elinde olanın tadını çıkar ama bağımlılığın kurbanı olma. Herşey her an gelebilir, herşey her an gidebilir. Olanı takdir et, giden için üzülme...
Yalnız bu cevap şu an içinde bulunduğum duruma tam olarak cevap vermiyor. Bunu da içime sorduğumda benim bu işe bir görev ile girdiğim ve gelecekte bu alanda önemli işler yapacağım ve bu yüzden yepyeni bir sektörü öğrenmek için bu yola düştüğüm oldu. Yine de bu kadar yorulup yaşamı kaçırmaya değiyor mu diye kendi kendime sormadan edemiyorum. Ama zannederim şu anda yaşamım boyunca yapamadığım bir şeyi yapıyorum: Bir konuda temel atmak, bir tohum dikmek ve ona emek verip büyümesi için yoğun bir çaba sarfetmek...
Hep şunu diyorum, bu yaşama özellikle deneyimleyebildiğim kadar çok şeyi deneyimlemek için gelmişim. Zannederim bu da onlardan biri...
Yine de şükürler olsun. Yaşam çok değerli ve gerçekten büyük bir mucize. Küçük resime takılmamak, büyük resime odaklanmak gerekiyor. Şu an, tam da şu an her şey yolunda. Nefes alabiliyorum, görebiliyorum, yazabiliyorum, bir bilgisayarım var, insanlarla düşüncelerimi paylaşabiliyorum, sıcak bir evdeyim, sevdiğim insanlar var, işim var... :)
Şükürle. Sevgiyle. Işıkla...
Sonunda bırakıp gideceğimiz şeyleri elde etmeye çalışarak yaşamımızı tüketiyoruz, gidiyor, ellerimizden kayıp gidiyor...
Hangisi doğru peki? Yani insan allaha yakınlaştıkça maldan mülkten dünya işlerinden elini eteğini çekip bir münzevi olup, kenara çekilip bir lokma bir hırka mı yaşamalı? Yoksa yaşam aslında içinde bulunan herşeyle, evler, arabalar, eşyalar, iş güç, sanatsal aktiviteler, tv programları ve daha binlerce ıvır zıvır ile bir bütün mü?
Çalışmalı mı, çalışmamalı mı? Ev kredisi alıp yıllarca onu ödemeli mi, ödememeli mi? Çoluk çocuğa karışıp onlara iyi bakma derdi ile koşturup durmalı mı durmamalı mı? Araba alıp, sonra kilometresi ilerleyince yenisini almak için çabalamalı mı çabalamamalı mı? Emeklilik hayalleri ile bütün gün sağa sola deli gibi koşturmalı mı koşturmamalı mı?
Bilemiyorum... Tam olarak içinden çıkamadığım bir ikilem ile karşı karşıyayım. Enteresan olan, spiritüel yolda ilerledikçe bunların daha da fazla karşıma çıkıyor olması. 6 ay önce kendi işimi kurdum. Ortağımla - abartmıyorum - 7 gün 14-15 saat çalışma halindeyiz. İkimiz de spiritüel yolda yıllardır yolcuyuz. Peki doğru olan ne? Bu işi yapmamız gerektiği ve yaşam bizi bu yola sürüklediği için mi yapıyoruz, şu anda bu yoğun koşuşturmaca bir görev icabı mı yoksa hırslarımızla yüzleşmemiz için önümüze sunulan bir fırsat mı?
Aslında yüreğimden geçen, içime sorduğumda aldığım cevap şöyle: Elinde olanın tadını çıkar ama bağımlılığın kurbanı olma. Herşey her an gelebilir, herşey her an gidebilir. Olanı takdir et, giden için üzülme...
Yalnız bu cevap şu an içinde bulunduğum duruma tam olarak cevap vermiyor. Bunu da içime sorduğumda benim bu işe bir görev ile girdiğim ve gelecekte bu alanda önemli işler yapacağım ve bu yüzden yepyeni bir sektörü öğrenmek için bu yola düştüğüm oldu. Yine de bu kadar yorulup yaşamı kaçırmaya değiyor mu diye kendi kendime sormadan edemiyorum. Ama zannederim şu anda yaşamım boyunca yapamadığım bir şeyi yapıyorum: Bir konuda temel atmak, bir tohum dikmek ve ona emek verip büyümesi için yoğun bir çaba sarfetmek...
Hep şunu diyorum, bu yaşama özellikle deneyimleyebildiğim kadar çok şeyi deneyimlemek için gelmişim. Zannederim bu da onlardan biri...
Yine de şükürler olsun. Yaşam çok değerli ve gerçekten büyük bir mucize. Küçük resime takılmamak, büyük resime odaklanmak gerekiyor. Şu an, tam da şu an her şey yolunda. Nefes alabiliyorum, görebiliyorum, yazabiliyorum, bir bilgisayarım var, insanlarla düşüncelerimi paylaşabiliyorum, sıcak bir evdeyim, sevdiğim insanlar var, işim var... :)
Şükürle. Sevgiyle. Işıkla...
9 Mart 2011 Çarşamba
Hepsi Ben!
Herşey sensin...
Duyuyor musun beni?
Bana bak! Gözlerime bak ne olur...
Keşke kendini benim gözlerimle görebilseydin.
Hem ağlamak hem gülmek geliyor içimden sana bakarken.
O kadar muhteşemsin ki tanımlayacak kelimeleri bulmak mümkün değil.
Seni çok seviyorum, olağanüstü ve çok güzelsin diye mesaj yolladım sana, hani bir e-posta gelmişti, hatırlıyor musun? O bendim işte. Boşa değildi. Öylesine sana gelmiş bir e-posta kesinlikle değildi. Seni tanımlamak için, seni sana anlatmak için yollamıştım. Boş yere söylemiyorsun onu hergün. Kendine söylemelisin bunu, görmelisin artık gerçeği.
O sensin. Herşey sensin. Hepsi sensin. Biz olan ben olan ve ben olan herşeysin.
Ah bir görebilsen kendini tüm evrenin gözleriyle. Ne kadar muhteşem olduğunu bir görebilsen.
Hepsi senin yaratımın, anlıyor musun? Hepsi senin ve hepsi senin için.
Yeter artık, çevirme başını. Bana bak. Bana inan.
Seni onaylıyorum, sana güveniyorum, seni seviyorum derken boşa değildi söylediklerim.
Kafanın içinde konuşan o ses benim.
Duy artık. Duyduğunda güven artık.
Oyun bitiyor. Anlıyor musun?
Oyun artık bitti.
Aç gözlerini.
Yeni dünyanı yaratmaya hazırsın.
Olman gereken yola girme zamanıdır.
Uyanma zamanıdır.
Günün aydınlanıdığı zamandır.
Kendi cennetini yaratma zamanıdır.
Günaydın!
Duyuyor musun beni?
Bana bak! Gözlerime bak ne olur...
Keşke kendini benim gözlerimle görebilseydin.
Hem ağlamak hem gülmek geliyor içimden sana bakarken.
O kadar muhteşemsin ki tanımlayacak kelimeleri bulmak mümkün değil.
Seni çok seviyorum, olağanüstü ve çok güzelsin diye mesaj yolladım sana, hani bir e-posta gelmişti, hatırlıyor musun? O bendim işte. Boşa değildi. Öylesine sana gelmiş bir e-posta kesinlikle değildi. Seni tanımlamak için, seni sana anlatmak için yollamıştım. Boş yere söylemiyorsun onu hergün. Kendine söylemelisin bunu, görmelisin artık gerçeği.
O sensin. Herşey sensin. Hepsi sensin. Biz olan ben olan ve ben olan herşeysin.
Ah bir görebilsen kendini tüm evrenin gözleriyle. Ne kadar muhteşem olduğunu bir görebilsen.
Hepsi senin yaratımın, anlıyor musun? Hepsi senin ve hepsi senin için.
Yeter artık, çevirme başını. Bana bak. Bana inan.
Seni onaylıyorum, sana güveniyorum, seni seviyorum derken boşa değildi söylediklerim.
Kafanın içinde konuşan o ses benim.
Duy artık. Duyduğunda güven artık.
Oyun bitiyor. Anlıyor musun?
Oyun artık bitti.
Aç gözlerini.
Yeni dünyanı yaratmaya hazırsın.
Olman gereken yola girme zamanıdır.
Uyanma zamanıdır.
Günün aydınlanıdığı zamandır.
Kendi cennetini yaratma zamanıdır.
Günaydın!
2 Mart 2011 Çarşamba
Koş, koş, koş... Hoopp! Duurr!
Bugün, yani bugün gerçekten tüm farkındalığımın test edildiği bir gün oldu. Sabaha gülerek başladım, akşam saati neredeyse ağlar durumda olduğum için kendime gülüyordum...
Sabah erken kalktım ki Tibet Ayinlerimi yapayım, 40 günlük bereket planımı okuyayım, sonracığıma efendim, duşumu alayım ki gerçekten yoğun olan bu güne erkenden başlayayım, herşeyi zamanında yetiştireyim, rahatlayayım. Ama o ne, sanki her şey bana karşı çalıştı. Önce doğalgaz bozulduğundan duş alamadım. Önemli bir toplantıya katılacağım, duş almadan, su olmadan güne başlanır mı? Bal gibi de başlanır. Sonra 15 dakikalık yolu 1 saat 15 dakikada gidebilir misin? Ay bal gibi gidersin, hem de şarkı söyleye söyleye. Bu sırada geç kalacaksın, yetişmeyecek, herşey alt üst olacak diye içinden vıdı vıdı konuşan arkadaşı teskin edebilmek hatta mümkünse çenesini kapatabilmek için arabanın içinde yüksek sesle "sakin ol, yavaş ol, zaman sadece senin bilincinin yarattığı bir şey, onu kontrol edebilirsin, onu yavaşlatabilirsin, her işte bir hayır var, tam şu anda burada olman gerekiyor, yavaş, yavaş, her şey yetişir, her şey yetişir" diye bıdı bıdı konuşur musun? Tabii ki konuşursun...
Nitekim yapmam gereken acil işleri halledip tam 10:55'te toplantı salonundan içeri girmiştim. 5 dakika da erken üstelik. Ama sabah yapmayı planladığım şeyler akşama kaldı. Olsun, kalsın. Ne olur yani?
Sonra o toplantıdan çıktım başka bir toplantıya (bizim iş hep toplantıdır böyle) oradan sabah halledemediğim noter ve muhtarlık işlerini halletmek için sokağa. Bugün çektirdiğim mor kazaklı (mor önemli burada) fotoğraflarımı aldım (bu arada oldum olası fotoğraflarda çok çirkin çıkarım derim, bugün fotoğraf çektirirken "ben özümün güzelliğini bu fotoğrafa yansıtıyorum" dedim hep içimden ama galiba biraz pratik gerek :) yine de fena çıkmamış doğrusu), doğru notere yollandım. Noterde baktım bin kişi kadar insan var. O şokla makineden kendime bir numara aldım, aaa süper, meğerse nüfus sureti ayrı numaraymış, hoop 1 kişi sonra sıra bana geldi. A, süper bitti, diye sevinirken, anaaa! vezne sırasıymış meğerse o bin kişinin beşyüzü falan. Neyse orada beklemeye giriştim, içimdeki ses "muhtar kapanacak, geç kalacaksın, geçççç kaallaaacaaaaksssıınnn!" diye beni kışkırtırken ben yine "herşey yetişir, sakin ol, herşey yetişir" diye mırıldanıyordum. Sonra bir 15 dakika kadar bekledikten ve muhtara geç kalma tehlike sınırına yaklaşmışken o demin benim işlemlerimi yapan gerçekten nazik ve güzel hanımefendi bana acıdı, "sizin işiniz çok kısa, verin ben halledivereyim" dedi. Şansa bakar mısınız? :)
O işi de hallettikten sonra, kendimden emin muhtara doğru arabayı sürdüm, annnaaa! bu kez de muhtar yerinde yok. Meğerse taşınmış. Sor allah sor, kimse yerini bilmiyor. 15-20 dakika kafası kesilmiş tavuk gibi dolandıktan sonra bir taksi durağı bulup sordum da sonunda muhtarlığa vasıl olabildim. Güzel muhtar hanımefendi işlemleri yaptırırken ben de kendisine adres değişikliği ile ilgili bir bildirim yapıp yapmadığını sordum ama vallahi cevabı hatırlamıyorum. Çok da umurumda olmadı doğrusu.
Sonuçta kargoya gidip evrakları verdim ve bütün işler yetişti.
Yani demem o ki: Bütün herşey yetişir, yetişmeyen iş de yetiştiği kadar yetişir. Zaman bizim yaratımımız, rahat olalım, sakin olalım. Kontrol etmeye çalıştıkça, vıdı vıdı kendimizi yedikçe gerçekten kalbimiz çarpıyor, stres bin çeşit hormon salgılayıp vücudumuzu harap ediyor...
Bu yüzden, ne yapıyoruz? Durmayı, yavaşlamayı öğreniyoruz, kendimizi akışa bırakıyor, herşeyin olması gerektiği şekilde olacağına güveniyoruz...
Sevgiyle ve ışıkla kalın...
Sabah erken kalktım ki Tibet Ayinlerimi yapayım, 40 günlük bereket planımı okuyayım, sonracığıma efendim, duşumu alayım ki gerçekten yoğun olan bu güne erkenden başlayayım, herşeyi zamanında yetiştireyim, rahatlayayım. Ama o ne, sanki her şey bana karşı çalıştı. Önce doğalgaz bozulduğundan duş alamadım. Önemli bir toplantıya katılacağım, duş almadan, su olmadan güne başlanır mı? Bal gibi de başlanır. Sonra 15 dakikalık yolu 1 saat 15 dakikada gidebilir misin? Ay bal gibi gidersin, hem de şarkı söyleye söyleye. Bu sırada geç kalacaksın, yetişmeyecek, herşey alt üst olacak diye içinden vıdı vıdı konuşan arkadaşı teskin edebilmek hatta mümkünse çenesini kapatabilmek için arabanın içinde yüksek sesle "sakin ol, yavaş ol, zaman sadece senin bilincinin yarattığı bir şey, onu kontrol edebilirsin, onu yavaşlatabilirsin, her işte bir hayır var, tam şu anda burada olman gerekiyor, yavaş, yavaş, her şey yetişir, her şey yetişir" diye bıdı bıdı konuşur musun? Tabii ki konuşursun...
Nitekim yapmam gereken acil işleri halledip tam 10:55'te toplantı salonundan içeri girmiştim. 5 dakika da erken üstelik. Ama sabah yapmayı planladığım şeyler akşama kaldı. Olsun, kalsın. Ne olur yani?
Sonra o toplantıdan çıktım başka bir toplantıya (bizim iş hep toplantıdır böyle) oradan sabah halledemediğim noter ve muhtarlık işlerini halletmek için sokağa. Bugün çektirdiğim mor kazaklı (mor önemli burada) fotoğraflarımı aldım (bu arada oldum olası fotoğraflarda çok çirkin çıkarım derim, bugün fotoğraf çektirirken "ben özümün güzelliğini bu fotoğrafa yansıtıyorum" dedim hep içimden ama galiba biraz pratik gerek :) yine de fena çıkmamış doğrusu), doğru notere yollandım. Noterde baktım bin kişi kadar insan var. O şokla makineden kendime bir numara aldım, aaa süper, meğerse nüfus sureti ayrı numaraymış, hoop 1 kişi sonra sıra bana geldi. A, süper bitti, diye sevinirken, anaaa! vezne sırasıymış meğerse o bin kişinin beşyüzü falan. Neyse orada beklemeye giriştim, içimdeki ses "muhtar kapanacak, geç kalacaksın, geçççç kaallaaacaaaaksssıınnn!" diye beni kışkırtırken ben yine "herşey yetişir, sakin ol, herşey yetişir" diye mırıldanıyordum. Sonra bir 15 dakika kadar bekledikten ve muhtara geç kalma tehlike sınırına yaklaşmışken o demin benim işlemlerimi yapan gerçekten nazik ve güzel hanımefendi bana acıdı, "sizin işiniz çok kısa, verin ben halledivereyim" dedi. Şansa bakar mısınız? :)
O işi de hallettikten sonra, kendimden emin muhtara doğru arabayı sürdüm, annnaaa! bu kez de muhtar yerinde yok. Meğerse taşınmış. Sor allah sor, kimse yerini bilmiyor. 15-20 dakika kafası kesilmiş tavuk gibi dolandıktan sonra bir taksi durağı bulup sordum da sonunda muhtarlığa vasıl olabildim. Güzel muhtar hanımefendi işlemleri yaptırırken ben de kendisine adres değişikliği ile ilgili bir bildirim yapıp yapmadığını sordum ama vallahi cevabı hatırlamıyorum. Çok da umurumda olmadı doğrusu.
Sonuçta kargoya gidip evrakları verdim ve bütün işler yetişti.
Yani demem o ki: Bütün herşey yetişir, yetişmeyen iş de yetiştiği kadar yetişir. Zaman bizim yaratımımız, rahat olalım, sakin olalım. Kontrol etmeye çalıştıkça, vıdı vıdı kendimizi yedikçe gerçekten kalbimiz çarpıyor, stres bin çeşit hormon salgılayıp vücudumuzu harap ediyor...
Bu yüzden, ne yapıyoruz? Durmayı, yavaşlamayı öğreniyoruz, kendimizi akışa bırakıyor, herşeyin olması gerektiği şekilde olacağına güveniyoruz...
Sevgiyle ve ışıkla kalın...
1 Mart 2011 Salı
Sen Beden Değilsin
Bu aralar en yakınlarıma (kesinlikle herkese değil, henüz değil), göbeğimin tam altında, içeride dünyayı taşıyorum deyip duruyorum. Bunu derken, şöyle bir kendime dışarıdan baktığımda "acaba kafayı mı yiyorum?!" dediğim olmuyor değil elbette ama doğrusu eğer kendime dışarıdan bakabiliyorsam, oldu olacak dünyayı da bebek gibi taşırım karnımda ne olacak deyip kendimi rahatlatıyorum. Tam ben böyle söyleyip dururken, Deepak Chopra'nın daha önce de blogda paylaştığım bu videosu çıktı karşıma. "Sen bedeninin içinde değilsin, beden senin içinde", "Sen zinhinde değilsin, zihnin senin içinde", "Sen dünyada değilsin, dünya senin içinde" diyor ve "Hah!" dedim. İşte bu... Dünya'yı, yeni bir dünyayı besliyorum içimde. Onu şifalandırıyorum şimdi ve en güzel haliyle yeniden doğacak. Söylenenlerin canlı kanıtı benim işte. Vallahi ister inanın ister inanmayın ama muhtemelen dünyadaki tüm insanlar şu anda dünyayı şifalandırıyor. Niyetiniz bilinçli ise yapabileceklerimiz sınırsız.
Bence videoyu bir kere daha seyretmeye kesinlikle değer. Tavsiye ederim...
Sevgi ve ışıkla...
Seyretmek için lütfen tıklayın: Sen Beden Değilsin
Bence videoyu bir kere daha seyretmeye kesinlikle değer. Tavsiye ederim...
Sevgi ve ışıkla...
Seyretmek için lütfen tıklayın: Sen Beden Değilsin
28 Şubat 2011 Pazartesi
Şükredilecek Şeyler...
Bugün, gözlerimi açtığımda "Günaydın" diyebildim. Gözlerim gökyüzünü gördü, ağzım kendimle konuştu. Kulaklarım dışarıdan geçen araçları, camın önüne konan kuşların seslerini duyabildi. Sıcacık bir evim, bir dolap dolusu giysim vardı. Yüzümü yıkayacak buz gibi suyum, duş alacak sıcak suyum vardı. İçecek çayım, yiyecek yemeğim, çalışacak bir işim, güvenebileceğim bir ortağım, "günaydın, iyi haftalar yavrum" diyecek bir annem, beni arayan arkadaşlarım, akşam kapıyı açacağım beni seven bir eşim vardı. Bugün, yürüyecek bacaklarım, yazı yazacak ellerim vardı. Bugün, sevgiyle köprüsünün üzerinden geçtiğim bir şehrim, olumsuz görünen herşeyine rağmen gurur duyacağım, barış içinde bir ülkem, güzel insanlarım vardı. Akşam evime getirebilecek içi dolu bir torbam, canımın çektiğini alacak param vardı. Bugün, şükredecek; eğer ararsam binlerce şeyim vardı...
Üstünüze afiyet üzerimde bir ağırlık, bir ağırlık...
Beni bırakın, günlerce yatakta yatıp uyuyasım var. Üzerinize afiyet bir ağırlık, bir ağırlık. Enerjiler yükseldikçe ben ağırlaşıyor muyum nedir? Yılbaşındaki o umutlu, neşeli halimden eser yok sanki. Bilinçaltımın derinlerinde kalan tüm kalıplar teker teker kendini dışarı atıyor bu aralar...
Bilinçaltımın derinliklerini hep büyük evlerin tıka basa yıllardır unutulmuş, tozlanmış, paslanmış eşyalarla dolu bodrumlarına benzetirim hep. Burada bir ışık açtığında; eşyaların üzerindeki toz katmanları parlar, havaya saçılır sanki. Bir şeyi kaldırırsın altından bambaşka unutulmuş birşey çıkar. Sana bir şey hatırlatır. Geçmişten, artık unuttuğun bir anıyı, bir kişiyi, bir olayı. Bir fotoğraf bulursun bir yerlerde, eski bir oyuncak, içi eski paralarla dolu bir kutu, kesilmiş bir gazete küpürü. Daha bir çok şey. Temizlemeye kalksan bir türlü başa çıkamazsın, ya atmaya kıyamazsın, ya zaman bulamazsın ya da toptan uğraşmak istemezsin. O pislik, eskilik durdukça durur. Unutulur gider belki ama evin enerjisine negatif yansır.
Bilinçaltı da böyle, bir şeyi temizledikçe başka bir toz kalkıyor. Haydi onu da temizlemeye girişiyorsun, başka bir şey. Sonu gelmeyecek zannediyor insan. Aslında yıllar içinde mekanı temiz tutabilsek, belki de bu kadar uğraştırmayacak. Demem o ki, farkındalık dediğimiz şey işte burada devreye giriyor. Anda kalıp, anda farkında kalıp daha doğrusu, olan her olayı, karşına çıkan, seni rahatsız eden her kişiyi o anda halledebilmek. Her şeyin senden olduğunu, istediğin zaman atabileceğini, değiştirebileceğini bilerek yaşamak.
Ben evlenirken, anneanneciğim demişti ki; "kızım, her ne olursa olsun kocanla küs yatağa girme!". Bu da ona benziyor. Her ne olursa olsun halletmeden uykuya dalmamak gerek. Ve her yeni günün yeni bir gün olduğunu içselleştirebilmek. Dünün sorunları/sıkıntıları ile uyumamak, uyanmamak. Bunların hepsinin yanıltıcı, hepsinin bir oyun olduğunu görüp büyük resme bakabilmek...
Her zaman söylediğim gibi, bu aşamaya bile gelebildiğim için kendimi o kadar şanslı görüyorum ki. Yaşam gerçekten büyük sürprizlerle, büyük mutluluklarla dolu. Şükürler olsun. Ne diyeyim...
Aaa, bak ağırlığa iyi geldi vallahi bu konuşmalar. :)
Bilinçaltımın derinliklerini hep büyük evlerin tıka basa yıllardır unutulmuş, tozlanmış, paslanmış eşyalarla dolu bodrumlarına benzetirim hep. Burada bir ışık açtığında; eşyaların üzerindeki toz katmanları parlar, havaya saçılır sanki. Bir şeyi kaldırırsın altından bambaşka unutulmuş birşey çıkar. Sana bir şey hatırlatır. Geçmişten, artık unuttuğun bir anıyı, bir kişiyi, bir olayı. Bir fotoğraf bulursun bir yerlerde, eski bir oyuncak, içi eski paralarla dolu bir kutu, kesilmiş bir gazete küpürü. Daha bir çok şey. Temizlemeye kalksan bir türlü başa çıkamazsın, ya atmaya kıyamazsın, ya zaman bulamazsın ya da toptan uğraşmak istemezsin. O pislik, eskilik durdukça durur. Unutulur gider belki ama evin enerjisine negatif yansır.
Bilinçaltı da böyle, bir şeyi temizledikçe başka bir toz kalkıyor. Haydi onu da temizlemeye girişiyorsun, başka bir şey. Sonu gelmeyecek zannediyor insan. Aslında yıllar içinde mekanı temiz tutabilsek, belki de bu kadar uğraştırmayacak. Demem o ki, farkındalık dediğimiz şey işte burada devreye giriyor. Anda kalıp, anda farkında kalıp daha doğrusu, olan her olayı, karşına çıkan, seni rahatsız eden her kişiyi o anda halledebilmek. Her şeyin senden olduğunu, istediğin zaman atabileceğini, değiştirebileceğini bilerek yaşamak.
Ben evlenirken, anneanneciğim demişti ki; "kızım, her ne olursa olsun kocanla küs yatağa girme!". Bu da ona benziyor. Her ne olursa olsun halletmeden uykuya dalmamak gerek. Ve her yeni günün yeni bir gün olduğunu içselleştirebilmek. Dünün sorunları/sıkıntıları ile uyumamak, uyanmamak. Bunların hepsinin yanıltıcı, hepsinin bir oyun olduğunu görüp büyük resme bakabilmek...
Her zaman söylediğim gibi, bu aşamaya bile gelebildiğim için kendimi o kadar şanslı görüyorum ki. Yaşam gerçekten büyük sürprizlerle, büyük mutluluklarla dolu. Şükürler olsun. Ne diyeyim...
Aaa, bak ağırlığa iyi geldi vallahi bu konuşmalar. :)
26 Şubat 2011 Cumartesi
Hoop, bir sakin ol bakalım!
Bugün; 11:00'deki Nefes dersi için saatimi 08:00'a kurdum. Kalkıp Tibet Ayinleri'ni yapmak, sonra biraz meditasyon yapmak, 40 günlük bereket planını okumak, duş alıp kahvaltı etmek, her zaman sevdiğim gibi biraz kitap okuyup 10:30'da evden çıkmak niyeti ile dün gece yatmıştım. Ama bir uyandım: Saat 10:00. Her zamanki Mavi ruhumla (Structogram karakterimi başka bir yazıda anlatmalıyım) programım bozulunca dehşete kapıldığımdan (bu ne yaparsam yapayım karakterimin değişmeyecek yanlarından biri ve kendimi bu şekilde sevmeyi, onaylayıp kabul etmeyi öğrenmek niyetindeyim) yine aynı dehşet duygusuna kapıldım. Çabucak Tibet Ayinleri'ni yapıp acele bir duş alıp, giyinip kendimi sokağa attığımda 10:40 olmuştu. Yol boyunca kendime olan sinirimi dönüştürmek için zamanın bir illüzyon olduğu, dünyanın dışına çıkınca hiç bir anlamı olmadığı sadece dünya deneyimi için yaratılmış olduğu, Venüs'te yaşasam ne olacaktı yani vs. vs. önermelerle kendimi sakin tutmaya çalıştım elbette ama gel de bunu iflah olmaz egoya anlat bakalım.
Nefese bir telaş ve gerginlik duygusu ile vardığımda kendime olan kızgınlığım halen geçmemişti ama her zamanki nefes mucizesi etkisini gösterdi allaha şükür, nefes seansından soba başındaki kedi gibi kalktım...
Bugün nefes seansındaki niyetim kendimi, özümü ifade etmekten korkmamak, kendimi olduğum gibi kabul edebilmekti. Çünkü son günlerde kendimi ifade ederken, özümden geleni değil yapmam/söylemem gerekeni, karşı tarafın işine gelecek olanı, beni kabul edeceğini düşündüğüm şeyleri söylediğimi, takmam gerektiğini düşündüğüm maskeyi takındığımı farketmiştim. Nefes seansında her zamanki gibi enteresan deneyimler yaşadım. Bir ormanda, taş bir yol vardı ve ben orada yürüyordum. Her yer dev ağaçlarla kaplıydı. Muhteşemdi. (Bu arada seansta tir tir titriyordum nedense) Ve nefes alırken alevler nefes alıyordum ve verirken içimdeki bütün negatiflikleri (simsiyah dumanlar şeklinde) salıyordum ve ormanın içindeki balina ve yunuslar (evet ormanda, denizde değil yani) onları alıp temizliyor, filtreliyor ve mavi ışıklar olarak gökyüzüne salıyorlardı. Böyle bayağı bir yürüdüm. Bitti mi bitmedi mi tam bilemiyorum ama kalktığımda kendimi gerçekten çok iyi, arınmış hissediyordum...
Nefes böyle bir mucize işte, bir niyetle yatıyorsun ve karşına bir sürü deneyim çıkıyor. Şükür ki böyle bir deneyim yaşama fırsatı çıktı karşıma...
Nefese bir telaş ve gerginlik duygusu ile vardığımda kendime olan kızgınlığım halen geçmemişti ama her zamanki nefes mucizesi etkisini gösterdi allaha şükür, nefes seansından soba başındaki kedi gibi kalktım...
Bugün nefes seansındaki niyetim kendimi, özümü ifade etmekten korkmamak, kendimi olduğum gibi kabul edebilmekti. Çünkü son günlerde kendimi ifade ederken, özümden geleni değil yapmam/söylemem gerekeni, karşı tarafın işine gelecek olanı, beni kabul edeceğini düşündüğüm şeyleri söylediğimi, takmam gerektiğini düşündüğüm maskeyi takındığımı farketmiştim. Nefes seansında her zamanki gibi enteresan deneyimler yaşadım. Bir ormanda, taş bir yol vardı ve ben orada yürüyordum. Her yer dev ağaçlarla kaplıydı. Muhteşemdi. (Bu arada seansta tir tir titriyordum nedense) Ve nefes alırken alevler nefes alıyordum ve verirken içimdeki bütün negatiflikleri (simsiyah dumanlar şeklinde) salıyordum ve ormanın içindeki balina ve yunuslar (evet ormanda, denizde değil yani) onları alıp temizliyor, filtreliyor ve mavi ışıklar olarak gökyüzüne salıyorlardı. Böyle bayağı bir yürüdüm. Bitti mi bitmedi mi tam bilemiyorum ama kalktığımda kendimi gerçekten çok iyi, arınmış hissediyordum...
Nefes böyle bir mucize işte, bir niyetle yatıyorsun ve karşına bir sürü deneyim çıkıyor. Şükür ki böyle bir deneyim yaşama fırsatı çıktı karşıma...
24 Şubat 2011 Perşembe
Ebru, sen ne yapıyorsun?!
Kendimi gözlemlerken farkettiğim şeylere çok gülüyorum.
Bugün sabah kendimi eşime üstünlük taslarken yakaladım. O, komşumuz otoparktan çıkmak için arabasını çekmesi isteğiyle sabahın 7'sinde hem kapıyı hem telefonu çaldırıp bir de üstüne telefonu "arabanı çeker misin?" diye direkt konuya girerek açınca sinirlenmiş, burnundan solur durumdaydı. Ben duşta olduğumdan bütün bu gürültüyü duymamış, şarkılar söyleyerek ve her sabah olduğu gibi şu "su" denilen şeye hele de "sıcak su" olayına şükrederek pür neşe banyodan çıktığımda karşılaştığım manzara buydu. Ona ders vermeye kalktım, her zamanki gibi, "niye sinirleniyorsun ki?", "adam ne yapsaydı ki?", "geç kalsan sen ne yapardın ki", "amaan bu ne sinir sabah sabah" gibi laflarla, benim bu durumlarda ne kadar sakin ve munis bir insan olduğumu oysa kendisinin nasıl da sinir küpü olduğunu ona kanıtlamaya çalıştığımı farkettiğimde sustum tabii ki. Sanki içimde olmayan bir şey dışımda olabilirmiş, sanki hayatım boyunca böyle bir tepki vermemişim, sanki tüm ömrümün %50'sini trafiğe, insanların aptallıklarına, düşüncesizliklerine, hassasiyetsizliklerine kızarak geçirmemişim gibi...
Çok komikti gerçekten, ben kimim ki ona üstünlük taslayayım? Ben de "tam" o da "tam" iken.
Eşimin varlığına özellikle hep şükrediyorum çünkü o benim gerçekten en büyük, en değerli öğretmenlerimden biri. Kendimi bulma yolunda onun hakkını ödeyemem. Allah ondan razı olsun, ne diyeyim?
Bugün sabah kendimi eşime üstünlük taslarken yakaladım. O, komşumuz otoparktan çıkmak için arabasını çekmesi isteğiyle sabahın 7'sinde hem kapıyı hem telefonu çaldırıp bir de üstüne telefonu "arabanı çeker misin?" diye direkt konuya girerek açınca sinirlenmiş, burnundan solur durumdaydı. Ben duşta olduğumdan bütün bu gürültüyü duymamış, şarkılar söyleyerek ve her sabah olduğu gibi şu "su" denilen şeye hele de "sıcak su" olayına şükrederek pür neşe banyodan çıktığımda karşılaştığım manzara buydu. Ona ders vermeye kalktım, her zamanki gibi, "niye sinirleniyorsun ki?", "adam ne yapsaydı ki?", "geç kalsan sen ne yapardın ki", "amaan bu ne sinir sabah sabah" gibi laflarla, benim bu durumlarda ne kadar sakin ve munis bir insan olduğumu oysa kendisinin nasıl da sinir küpü olduğunu ona kanıtlamaya çalıştığımı farkettiğimde sustum tabii ki. Sanki içimde olmayan bir şey dışımda olabilirmiş, sanki hayatım boyunca böyle bir tepki vermemişim, sanki tüm ömrümün %50'sini trafiğe, insanların aptallıklarına, düşüncesizliklerine, hassasiyetsizliklerine kızarak geçirmemişim gibi...
Çok komikti gerçekten, ben kimim ki ona üstünlük taslayayım? Ben de "tam" o da "tam" iken.
Eşimin varlığına özellikle hep şükrediyorum çünkü o benim gerçekten en büyük, en değerli öğretmenlerimden biri. Kendimi bulma yolunda onun hakkını ödeyemem. Allah ondan razı olsun, ne diyeyim?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
