9 Mart 2012 Cuma

Atom ve Kuantum

Eski Yunanistan'da bazı düşünürlere göre maddenin bölünemez en küçük parçası atomdu. Atom sözü Yunanca atomos’tan gelir, bölünemez demektir. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, hava, su, etrafımızdaki eşyalar, yediklerimiz, kısacası gördüğünüz, dokunduğunuz, hissettiğiniz her şey atomlardan meydana gelmiştir.

Atomlar öyle küçük parçacıklardır ki, en güçlü mikroskoplarla dahi onları görmek mümkün değildir. Bir damla su, yaklaşık 2*1021 oksijen atomu ve iki katı kadar da hidrojen atomu içerir, 12 gram kömürde yaklaşık 6*1023 adet atom vardır. Atomun merkezinde yer alan pozitif yüklü bir çekirdek, bütün atom hacmının sadece çok küçük bir kısmını işgal eder. Çekirdeğin etrafındaki geniş boşlukta negatif yüklü elektronlar yer alır. Çekirdekte bulunan parçacığın adı proton olup, pozitif yüklüdür ve elektrondan çok daha ağırdır. Negatif yüklü olan elektronlar, çekirdek etrafında hızlı bir şekilde dönebilmek için kendilerine ait enerjiye sahiptirler. Elektron bir üst yörüngeden, bir alt yörüngeye indiğinde, kaybettiği enerji, elektromanyetik radyasyonun parçacığı olan foton şeklinde atomun dışına çıkar. Dışarı çıkan fotonlar da ışığı meydana getirir.

Atomu anlatan bilimin adı kuantumdur. Kuantum teorisi bir atomun içinde bulunan, atomdan daha küçük boyutlardaki parçacıkları inceler. Teorinin fikir babası olan Max Planck bir atomun içindeki parçacıklardan her birinin kendine ait özelliklere ve kuanta denilen enerjilere sahip olduğunu bulmuştur. Planck ile başlayan ve sonraki yıllarda geliştirilen kuantum teorisi, bilim tarihinin en başarılı buluşlarından biri olarak, doğadaki olayların çoğunun anlaşılmasına yardımcı olmuş ve olmaya devam etmektedir. Kuantum teorisine göre, moleküller ve atomlardan başka, maddenin bir de kuantum seviyesi vardır. Bir kuanta, bilinen en küçük atomdan 10-100 milyon kez daha küçüktür. Bu düzeyde enerji ve madde birbirine dönüşebilir bir halde durmaktadırlar. Kuantalar gözle görülmeyecek titreşimlerden oluşurlar ve bir fizik oluşumu için şekillenmeyi beklerler. İnsanda da aynı teoriler geçerlidir. Önce görülmeyen titreşimler quantum dalgalanmalarına, sonra enerji uyarılarına ve o da maddeciklere, düşünceye, DNA'ya, dokulara, hücreye, ağrıya herşeye dönüşür.

Günümüzde atomların şu 3 atom altı parçacıklardan oluştuğunu biliyoruz: Elektronlar, eksi yüklüdürler ve bu üçünün arasında en hafifidir. Protonlar artı yüklüdür, kütleleri elektronunkinin yaklaşık 1836 katıdır. Nötronlar yüksüzdür, onların da kütlesi elektronunkinin yaklaşık 1836 katıdır. Proton ve nötronlar beraberce atomun çekirdeğini oluştururlar. Atom çekirdeğinin içinde, protonları ve nötronları birbirine bağlayan çok güçlü bir kuvvet vardır. Bu kuvvete, "Güçlü Nükleer Kuvvet" adı verilir. Nükleer enerji, çekirdekteki bu kuvvetin serbest bırakılmasıyla ortaya çıkar. Elektronlar çekirdeğin etrafında, ondan çok daha büyük olan elektron bulutunu oluştururlar. Bir atomun çapı, elektron bulutu da dahil olmak üzere yaklaşık 10–10 m. olup, bu ölcü 1 Angstrom olarak isimlendirilir.

Atomlar, içerdikleri atomaltı parçacıkların sayıları ile birbirlerinden farklılık gösterirler. Elektronlar, çekirdeğin çevresinde farklı yörüngelerde dönerler ve saniyede 1000 km. gibi olağanüstü bir hıza sahiptirler, birbirleriyle kesin olarak çarpışmazlar. Bir atomda, protonlarla eşit sayıda elektron bulunur ve her elektron her bir protonun taşıdığı artı (+) yüke eşit değerde eksi (-) yük taşır. Çekirdekteki toplam artı (+) yük ile elektronların toplam eksi (-) yükü birbirini dengeler ve atom nötr olur. Elektronların saniyede 1000 kilometrelik olağanüstü hızları, bu parçacıkların birbirlerine uyguladıkları itici kuvvet ve çekirdeğin elektronlara uyguladığı çekim kuvveti çok hassas değerler üzerine kurulmuştur. Bu üç zıt etken birbirini mükemmel bir şekilde dengeler ve atomdaki bu muazzam sistem dağılıp parçalanmadan sürüp gider. Aksi takdirde tüm evren boşlukta dolaşan, proton, nötron ve elektronlardan ibaret olurdu.

Kuantum Atom Modeli'ne göre atomun merkezinde bulunan çekirdeğin etrafındaki elektronlar, belli bölgelerde yani orbitallerde yer alırlar. Belli enerji seviyelerine sahip orbitaller, atomu oluşturan küresel katmanlarda bulunur. Portakal kabuğu şeklinde, iç içe geçmiş küresel katmanlardaki orbitaller belli şekillere ve açılara sahiptirler.

Son yıllara kadar atomları oluşturan en küçük parçacıkların protonlar ve nötronlar oldukları sanılıyordu. Ancak çok yakın bir tarihte, atomun içinde bu parçacıkları oluşturan çok daha küçük parçacıkların var olduğu keşfedilmiştir. Bu buluştan sonra, atomun içindeki alt parçacıklari incelemek üzere "Parçacık Fiziği" isimli bir fizik dalı ortaya çıkmıştır. Atomu oluşturan proton ve nötronlar da aslında "kuark" adı verilen daha alt parçacıklardan oluşmaktadırlar. İnsan aklının kavrama sınırlarını aşan küçüklükteki protonu oluşturan kuarkların boyutu 10–18 m. dir. Protonun içinde bulunan kuarklar birbirlerinden kesin olarak uzaklaşamazlar, sanki birbirlerine lastik bir bantla bağlıdırlar. Çekirdeğin içindeki parçacıkları bir arada tutmaya yarayan kuvvet burada da mevcuttur. Kuarkların arası açıldıkça bu kuvvet büyür. Kuarklar arasındaki bu bağ güçlü nükleer kuvveti taşıyan gluonlar sayesinde oluşur. Bu sınır fiziksel evrenin son noktası olup bundan sonrası artık madde ile değil, ancak enerji ile anlatılabilir.

Madde dediğimiz şey, bedenimiz, evimiz, arabamız, dünya ve hatta tüm evren gerçekte bir enerji yumağından başka birşey değildir. O zaman, çevremizdeki bulunan şeyleri gözle görünür ve elle tutulur kılan nedir? Atomların yörüngelerinde dönen elektronların, fotonlarla çarpışmaları, atomların birbirlerini itmeleri veya çekmeleri sonucu madde dediğimiz enerji kalıplarını algılayabiliriz. Elimizde tuttuğumuzu düşündüğümüz maddelere aslında dokunmuyoruz. Gerçekte, elimizin atomları dokunduğumuzu sandığımız maddenin atomlarını iter ve bu itmenin şiddetine göre de dokunma hissimiz gerçekleşir. Çünkü atomlar birbirlerine en fazla bir atomun çapı kadar yaklaşabilirler. Üstelik birbirlerine bu kadar yaklaşabilen atomlar da ancak birbirleriyle reaksiyona giren atomlardır. Şu halde, aynı maddenin atomları bile birbirlerine kesinlikle dokunamazlarken bizler elimizle tuttuğumuz, maddeye asla dokunamayız. Kaldı ki, elimizdeki maddeye maksimum yaklaşmamız mümkün olsaydı, o zaman da bu maddeyle kimyasal reaksiyona girerdik. Böyle bir durumda ise bir canlının varlığını sürdürmesi olanaksızdı. Canlı temasta bulunduğu madde ile hemen kimyasal reaksiyona girer ve değişik bir varlık haline gelirdi. Yüzde 99.95’i boş olan ve neredeyse sadece enerjiden ibaret atomlardan oluşan bir dünyada yaşıyoruz. "Dokunuyoruz ve tutuyoruz" dediğimiz şeylere de aslında hiçbir zaman dokunamıyoruz.

Einstein’ın öğrencilerinden David Bohm, kuantum altı düzeydeki karşılıklı bağlantıların yapısını, kuantum potansiyel alanı adını verdiği sistemle açıklamıştır. Kuantum potansiyel alanının en belirgin özelliği, mekansızlık ve bütünsellik özellikleridir. Bunu şöyle açıklayabiliriz, algıladığımız evrende tüm nesnelerin belirgin bir yeri olmasına karşın, kuantum potansiyel alanı düzeyinde yer kaplama özelliği yoktur. Bir diğer özelliği de bu alanın tıpkı yerçekimi gibi uzayın tümüne egemen olmasıdır. Ancak yerçekimi, manyetik ve diğer alanların tersine bu alanın etkisi, aralarındaki uzaklıktan ötürü azalmayıp, karmaşık bir biçimde hemen hemen fark edilmez düzeyde, uzayın her yerinde aynı güce sahip olmaktadır. Bu alanda yer, mekan, boyut, mesafe, zaman gibi alışageldiğimiz kavramlar geçersizdir, burayı parçalamak, bölmek, ayırmak veya bir sınır çizmek mümkün değildir.

Madde olarak adlandırdığımız tüm nesneler, bu alanın oluşturduğu görüntülerden başka bir şey değildir. Biz buna bütün varedilmişlerin, aynı bütünün parçaları olduğu, dolayısıyla hepsinin özlerinin bir ve birbirine eş bulunduğunu, her birimin bütünün bilgisini içinde taşıdığını ve ona uygun gelişme sağlanırsa, bütünün tam görüntüsünü yansıtabileceğini ileri süren, bütün bilgilerin her an ve her yerde kullanıma hazır bulunduğunu söyleyen, böylece de bütün evrenin birbirinin kardeşi, hatta insanın kendisi olduğu bilgisini simgeleyen “Hologram Kuramı” diyoruz. Kuantum potansiyeli dediğimiz şeyde bu kuramın kendisidir. Evrende gözlemlediğimiz tüm nesneler ile, bu nesnelere ait olan tüm yasalar kuantum potansiyelinin oluşturmuş olduğu görüntülerdir. Bu durum sadece bizim beş duyumuza dayalı olarak algıladığımız maddesel boyut için değil, bize göre madde ötesi, ancak kendi algılayıcısına göre maddesel olan, diğer tüm boyutlar içinde geçerlidir. Maddeye enerjinin bir görünümü yada enerji titreşimlerinin yoğunlaştığında aldığı bir isimdir diyebiliriz. Sadece bedensel olarak değil şuurumuzun da bu sonsuz sınırsız enerjiye ait olan, mutlak bilincin bir görünümü olması dolayısıyla, bir hayaldeki uzay-zamanı algılamalarımız, biz onları tasavvur ettiğimiz derecede mevcut olup gerçekte bir hacme, kütleye, boyuta sahip değillerdir.

Konuyu bir toparlarsak, kuantum fizikçilerine göre madde aslında yoktur, klasik fizikçilerin madde dediği şey aslında atomlardan oluşan, bir takım elementlerin bileşimidir. Atomları da kuarklar ve leptonlar oluşturur ki, bunlar enerjidir, hiçbir şekilde madde değildir. Sonuç olarak madde dediğimiz şey enerjidir. Tüm bilinçli ve bilinçsiz düşünceler, beyinden elektrik sinyalleri gönderen, nöronlar tarafından oluşturulur. düşünceler de maddeler gibi enerjidir. Bu nedenle de madde ve düşünce birbirine bağlıdır, birbiri ile ilişki içindedir.

Eğer algılamanın önündeki beş duyu kaldırılabilirse, o zaman kendimizi sırf frekanslardan oluşan sonsuz bir alemde bulabiliriz. İyi yada kötü diye adlandırdığımız her şey, sadece belirli enerjilere tekabül eden frekanslardır. Nesneler dünyası, bizlerin algılamaları ile farklılaşmakta, biçim bulup canlanmaktadır. Bu frekansları yanlızca gözlemlemek ve fazlaca onlara kendimizi kaptırmamak yaşantımızda yapacağımız en iyi şeydir, onlarla boğuşarak, üzülerek günlerimizi harcamamalıyız. Yani evrende bir bütünlük , bir ana plan ve süreklilik söz konusudur. Bizler ancak o çok katlı ana planın dalga boylarıyla rezonansa girdiğimiz oranda, o frekansın bilgilerini cisimleştiriyor, buluyor ve kendimize mal edebiliyoruz. Kuantum fiziği her şeyin aslında göründüğü gibi olmadığı, bir de görünmeyen yüzünün olduğunu göstermiştir.

“Alemlerin aslı hayaldir” sözü bugünkü bilimin gerçekleri ile daha iyi anlaşılmaktadır. Görecelik ve kuantum teorilerine göre, üçüncü boyutun ötesinde ve frekanslar alanında, zaman ve uzay birbirinin aynıdır, vardır da diyebiliriz, yoktur da.

Kuantum fiziği, bizi klasik anlamdaki fiziksel maddenin, enerjiye dönüştüğü bir yere götürür. O alanda artık atom altı parçacıklar, hızla hareket eden enerji parçacıklarından başka bir şey değildir. Daha da ötesi bu parçacıklar insanın hareket ve düşüncesinin yaydığı enerjiye yanıt verirler. Düşünceyle enerji, gözlemleyenle gözlenen, iç ile dış, burası ve orası arasındaki ayırımlar kalkar. Kuantum alanının bir noktasına yaptığımız etki bütünü etkiler.

PETEK KİTAMURA (Kitabından alıntı)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme