- Gel...
- Korkuyorum...
- Gel...
- Korkuyorum...
- Gel!
- Korkuyorum diyorum...
- Neden korkuyorsun tam olarak?
- ...
- ?
- Kendimden...
- Güzel. Bunu farketmen, telaffuz edebilmen ne güzel.
- Yanımdan hiç ayrılmayacaksın değil mi?
- Hepimiz buradayız. Hepimiz sana eşlik ediyoruz. Hepimiz her an senin yanında, eşlikçiniz.
- Tamam.
- Girişte kendinle yüzleşmen gerekecek. Kendine bakacaksın.
- Biliyorum. Korkum da bundan ya işte.
- Kendinin muhteşemliğini görmekten korkuyorsun, biliyorum.
- Muhteşem olma sorumluluğundan korkuyorum sanırım...
- Evet, hep doğru olma, hep mükemmel olma zorunluluğu hissediyorsun ama bu bir zorunluluk değil. Bu senin kendi doğan aslında. Sen zaten bu'sun. Bunu bir zorunluluk gibi görme "düşüncesi" seni felç ediyor. Oysa sadece "olman" yeterli. İyiyim, kötüyüm, insanlar beni sever, sevmez, akıllıyım, aptalım gibi yargılarını bir yana bırak ve "ol". Düşüncelerinle korkup kaçmayı seçebilirsin ya da sevip kabul edip kalmayı. Bu senin seçimin.
- ...
-
Kendimle konuşuyorum. Kendimle mi konuşuyorum, onunla mı konuşuyorum? O Kim? Ben miyim? Ben olan beni gözlemleyen bu öteki ben kim? Gerçek ben kimim? Bu dünyada işim ne? Bütün bu yaşamın anlamı ne? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Kendim olarak mı yaşıyorum yoksa bana ezberletilmiş, programlandığım bir hayatı mı yaşıyorum? Kendimi tanımak için uzun bir yoldayım.
Enerji Deneyimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Enerji Deneyimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Kasım 2010 Cuma
21 Kasım 2010 Pazar
Farklı ben'leri iyileştirmek...
Kıskanç ve haset "BEN". Zayıf... Zayıf ki ne zayıflık... Hani kurumuş kalmış derler ya, aynen öyle... Küçücük, incecik, buruşmuş bedeni, saçları dökülmüş, geriye azıcık, yolunmuş bir kaç tüy kalmış... Ağlıyor, gözlerinden istemsiz yaşlar dökülüyor. Kırış kırış yüzü, alnında iki kaşının arası nasıl da buruşmuş hep surat asmaktan. "Kıskançlık, haset insanı bitirip tüketiyormuş demek ki" diye geçiyor içimden. Onu alıyorum, kucaklıyorum. Kollarımın arasında sallıyorum. "Hiç bir şeye ihtiyacın yok" diyorum sessizce. "İhtiyacın olan herşey sende var zaten" diyorum, "başkalarında olup da sende olmayan bir şey yok". "Bak "BEN" buradayım" diyorum, "ben bütün ihtiyaçlarını, isteklerini, arzularını, dileklerini, özendiklerini karşılamak için buradayım". "Ben sana söz veriyorum" diyorum, "seni seviyorum" diyorum tekrar tekrar. Defalarca. Yüzü gülene kadar, gözleri ışıyıncaya kadar. "Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum"... Uyutuyorum onu, yüzündeki huzur ifadesini gözlüyorum. Gözyaşlarını kuruluyorum, öpüyorum, seviyorum tekrar tekrar. Kırmızı bir kutuya yatırıyorum onu, yumuşacık, hep rahat edeceği bir yere. Kutunun kapağını kapatıyorum, üzerine kırmızı kurdelalar takıyorum, süslüyorum, değerli şeylerimi sakladığım rafa kaldırıyorum onu...
Öfkeli, kızgın "BEN". Uzun, zayıf, saldırgan... Koşuyor, sürekli koşuyor, koşarken bağırıyor, bağırırken tükürükler saçıyor etrafa, yumruklar atıyor boşluğa. Oturuyorum, elimde bir şişe su... O koşuyor. Önümden geçiyor, "yavaşla" diyorum sakince. Duymuyor. Koşmaya devam ediyor. Ben, sabırla bekliyorum. Yine önümden geçiyor, "yavaşla, biraz su iç" diyorum suyu göstererek. Duymuyor yine, yumruklar atarak, çığlıklar atarak koşmaya devam ediyor. Hiç bitmeyecek bir maraton koşar gibi. Ben de sanki kenar hakemi, saattlerce günlerce koşmasını seyrediyorum. Yorulmuyor. Öfkesi dinmiyor. Bıkmadan, sabırla "yavaşla" diyorum, "sakin ol, biraz su iç, nefes al". Koşuyor, koşuyor, koşuyor, bin, milyon maraton koşuyor sanki. Sesimi duymaya başlıyor, yavaşlıyor. Koşmaya devam ediyor hala ama sakinliyor sanki?.. "Sakin ol" diyorum sabırla, "sakin ol, yavaşla, nefes al, al biraz su iç". Duruyor sonunda. Küçülüyor, durdukça, yavaşladıkça küçülüyor. Su içiyor, nefes almaya çabalıyor. Kucağıma alıyorum... Okşuyorum sakince, öpüyorum "seni seviyorum" diyorum. "Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum". "Seni her halinle seviyorum" diyorum. "Her şey yolunda" diyorum. "Her şey tam olması gerektiği gibi". "Teslim ol, yaşamın akışına teslim olabilirsin artık, güvendesin, bak ben buradayım" diyorum. Gülümsüyor. Yorgun ama inaçlı gülümsüyor. Huzura kavuşmasını bekliyorum, seyrediyorum, öpüyorum, sarılıyorum, onu sevdiğimi söylüyorum defalarca, bıkmadan usanmadan. Onu da kutusuna yatırıyorum. Üzerini kurdelalarla süsleyip, rafına kaldırıyorum.
Kontrol delisi "BEN". Dev bir kontrol merkezi, yuvarlak büyük bir masa, üzerinde milyonlarca düğme, ortasında kocaman bir sandalyede onu görüyorum. Bir şeyleri kaçırma telaşı ile deli gibi düğmelere basıp duruyor. Parmakları hariç heryeri kocaman. O kadar şişmanlamış ki, korkudan biriktirdiği herşeyi üzerinde taşıyor. Herşeyi üzerine almış, herşeyi o yapmak zorunda sanki, tüm dünyayı o idare ediyormuşcasına büyük bir sorumluluk yüklenmiş, bu yük bütün bedenine yayılmış. "Dur, sakin ol" diyorum arkasından yaklaşarak... "Dur, bir dakika ara ver" diyorum, "biraz konuşalım". "Hayır!" diyor büyük bir panikle. "Hayır, duramam, yapmam gereken şeyler var, duramam, olanaksız". "Durabilirsin" diye ikna etmeye çalışıyorum sakince, sabırla. "Durabilirsin, herşey ve herkes güvende, inan bana, bak ben buradayım, bak ben senim, ben "BEN"im, bak ben nasıl rahatım". "Hayııırrr!" diye panikle bağırarak düğmelere basmaya devam ediyor, bir sürü şey sıralıyor "bunun yıkanması, şunun kurulanması, şunun atılması, bunun çıkarılması, şunun aranması, bunun şuraya götürülmesi, şunların alınması, bunların pişirilmesi, şunların hesaplanması, o yapamaz, bu bunu beceremez, şuna bunu emanet edemem vs. vs.". Gülüyorum, onu sakinleştirmek için omuzlarına ellerimi koyuyorum, "seni seviyorum" diye fısıldıyorum kulaklarına "seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum". "bir saniye durmayı denemek istemez misin?" diyorum, "bir saniye rahatlamak istemez misin?". "Bir tek düğmeye basmasan ne olur ki sanki?" diye ekliyorum. Bir an duruyor. Bana bakıyor. Gözlerinden yaşlar akıyor. "Bak gördün mü?" diyorum "hiç bir şey yapmak zorunda değilsin, hiç bir şeyi zorunlu olduğun için yapma, istersen, seni mutlu edecekse yine gel bas düğmelere ama gel, biraz yürü, hareket et, bu karanlık odadan çık, bak ben seni çok seviyorum" diyorum. Yavaş yavaş küçülmeye başlıyor. Birlikte bahçeye çıkıyoruz. Bir banka oturuyoruz. Onu kucağıma alıyorum. Seviyorum, sarılıyorum, sallıyorum sevgiyle. "Seni seviyorum" diyorum bıkmadan, defalarca, yüzlerce, binlerce kere. "Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum". Kendini bırakıyor. Yüzünde mutlak bir huzur ifadesi görene kadar bekliyorum. Onu da kutusuna koyuyorum, üzerini en sevdiğim kurdelalarla süslüyorum, rafa kaldırıyorum.
Şükürler olsun... Her an farklı benleri iyileştirebildiğim için...
Öfkeli, kızgın "BEN". Uzun, zayıf, saldırgan... Koşuyor, sürekli koşuyor, koşarken bağırıyor, bağırırken tükürükler saçıyor etrafa, yumruklar atıyor boşluğa. Oturuyorum, elimde bir şişe su... O koşuyor. Önümden geçiyor, "yavaşla" diyorum sakince. Duymuyor. Koşmaya devam ediyor. Ben, sabırla bekliyorum. Yine önümden geçiyor, "yavaşla, biraz su iç" diyorum suyu göstererek. Duymuyor yine, yumruklar atarak, çığlıklar atarak koşmaya devam ediyor. Hiç bitmeyecek bir maraton koşar gibi. Ben de sanki kenar hakemi, saattlerce günlerce koşmasını seyrediyorum. Yorulmuyor. Öfkesi dinmiyor. Bıkmadan, sabırla "yavaşla" diyorum, "sakin ol, biraz su iç, nefes al". Koşuyor, koşuyor, koşuyor, bin, milyon maraton koşuyor sanki. Sesimi duymaya başlıyor, yavaşlıyor. Koşmaya devam ediyor hala ama sakinliyor sanki?.. "Sakin ol" diyorum sabırla, "sakin ol, yavaşla, nefes al, al biraz su iç". Duruyor sonunda. Küçülüyor, durdukça, yavaşladıkça küçülüyor. Su içiyor, nefes almaya çabalıyor. Kucağıma alıyorum... Okşuyorum sakince, öpüyorum "seni seviyorum" diyorum. "Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum". "Seni her halinle seviyorum" diyorum. "Her şey yolunda" diyorum. "Her şey tam olması gerektiği gibi". "Teslim ol, yaşamın akışına teslim olabilirsin artık, güvendesin, bak ben buradayım" diyorum. Gülümsüyor. Yorgun ama inaçlı gülümsüyor. Huzura kavuşmasını bekliyorum, seyrediyorum, öpüyorum, sarılıyorum, onu sevdiğimi söylüyorum defalarca, bıkmadan usanmadan. Onu da kutusuna yatırıyorum. Üzerini kurdelalarla süsleyip, rafına kaldırıyorum.
Kontrol delisi "BEN". Dev bir kontrol merkezi, yuvarlak büyük bir masa, üzerinde milyonlarca düğme, ortasında kocaman bir sandalyede onu görüyorum. Bir şeyleri kaçırma telaşı ile deli gibi düğmelere basıp duruyor. Parmakları hariç heryeri kocaman. O kadar şişmanlamış ki, korkudan biriktirdiği herşeyi üzerinde taşıyor. Herşeyi üzerine almış, herşeyi o yapmak zorunda sanki, tüm dünyayı o idare ediyormuşcasına büyük bir sorumluluk yüklenmiş, bu yük bütün bedenine yayılmış. "Dur, sakin ol" diyorum arkasından yaklaşarak... "Dur, bir dakika ara ver" diyorum, "biraz konuşalım". "Hayır!" diyor büyük bir panikle. "Hayır, duramam, yapmam gereken şeyler var, duramam, olanaksız". "Durabilirsin" diye ikna etmeye çalışıyorum sakince, sabırla. "Durabilirsin, herşey ve herkes güvende, inan bana, bak ben buradayım, bak ben senim, ben "BEN"im, bak ben nasıl rahatım". "Hayııırrr!" diye panikle bağırarak düğmelere basmaya devam ediyor, bir sürü şey sıralıyor "bunun yıkanması, şunun kurulanması, şunun atılması, bunun çıkarılması, şunun aranması, bunun şuraya götürülmesi, şunların alınması, bunların pişirilmesi, şunların hesaplanması, o yapamaz, bu bunu beceremez, şuna bunu emanet edemem vs. vs.". Gülüyorum, onu sakinleştirmek için omuzlarına ellerimi koyuyorum, "seni seviyorum" diye fısıldıyorum kulaklarına "seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum". "bir saniye durmayı denemek istemez misin?" diyorum, "bir saniye rahatlamak istemez misin?". "Bir tek düğmeye basmasan ne olur ki sanki?" diye ekliyorum. Bir an duruyor. Bana bakıyor. Gözlerinden yaşlar akıyor. "Bak gördün mü?" diyorum "hiç bir şey yapmak zorunda değilsin, hiç bir şeyi zorunlu olduğun için yapma, istersen, seni mutlu edecekse yine gel bas düğmelere ama gel, biraz yürü, hareket et, bu karanlık odadan çık, bak ben seni çok seviyorum" diyorum. Yavaş yavaş küçülmeye başlıyor. Birlikte bahçeye çıkıyoruz. Bir banka oturuyoruz. Onu kucağıma alıyorum. Seviyorum, sarılıyorum, sallıyorum sevgiyle. "Seni seviyorum" diyorum bıkmadan, defalarca, yüzlerce, binlerce kere. "Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum". Kendini bırakıyor. Yüzünde mutlak bir huzur ifadesi görene kadar bekliyorum. Onu da kutusuna koyuyorum, üzerini en sevdiğim kurdelalarla süslüyorum, rafa kaldırıyorum.
Şükürler olsun... Her an farklı benleri iyileştirebildiğim için...
5 Kasım 2010 Cuma
Muhteşem Bir Deneyim...
Bu öğlen Fotiny Gudela ile bir seansa katıldım. Tek kelime ile muhteşem bir deneyimdi... Onu paylaşmak istedim.
Fotiny Kozmik Enerji Terapisi yapan bir terapist. Kozmik enerji terapisi fizik, kimya, biyoloji,tıp, psikoloji ve evrenin kurallarına dayanılarak yapılan ve en etkili enerji çalışmalarından biri. Bu çalışmada kişinin özündeki tüm negatif enerjiler, bu negatif enerjilerin vücutta yaratmış olduğu etkiler de -fiziksel rahatsızlıkların yanısıra bu rahatsızlığa sebep olan duygusal ve zihinsel sebepler de- temizleniyor. İnsanı bir bütün olarak ele alıyor ve kişilerin hayatlarındaki negatif programlar kişinin şakralarından, organlarından, fiziksel, eterik, zihinsel ve astral vücudu olarak tüm vücut sisteminden 1-3 seans arasında temizleniyor. Hasara uğramış olan vücut organının Kozmik enerjinin sunduğu enerji frekanslarının vücut tarafından kabullenilmesini, hasara uğramış-hasta olan bölgeye nasıl bir enerji uygulanması gerektiğini de belirtiyor.
Seansta 4 kişiydik. Fotiny önce metal çubuklarla (bilmem bilir misiniz Acmos Terapisi'ndeki metal çubuklara benziyor ya da bazı insanların su bulmak için kullandıkları çubuk mantığında bir şey) çakraların dönüş hızını hatta dönüp dönmediğini tespit ediyor. Sonra da aura genişliğinize bakıyor, çapını gösteriyor.
Bundan sonra gözlerinizi kapatıyorsunuz, ayakta (çünkü pranadan enerji akışının dümdüz olması için ayakta olmak çok daha faydalı oluyormuş) durarak meditasyona başlıyorsunuz. Bu sırada Fotiny evrenden size ait bir enerji kanalı açıyor, çakralara ve çeşitli bölgelere, organlara enerji veriyor ve sizi şifalandırıyor.
Benim deneyimim tek kelime ile muhteşemdi. Giderken aslında niyetim kendimi sevmek, solar plexus çakramı şifalandırmaktı doğrusu ama meditasyonda bambaşka şeyler yaşadım.
Bir kere ayakta olduğum için rüzgarda sallanan sazlar gibi sallandım sürekli. Üst benim bana sürekli bir saz gibi ol, güven, akışa teslim ol, esnek ol, sallan, yıkılmayacağına güven diyordu. Bu çok çok etkileyici bir şeydi benim için. Ağaçları düşün diyordu, kökleri çok derine giden ağaçlar en şiddetli fırtınalarda bile yıkılmaz. En esnek olan, en çok bükülebilenler, eğilebilenler asla yıkılmazlar. Esnek ol, affedici ol, dimdik, sımsıkı, kaskatı olma, hacı yatmaz gibi ol diyordu. Bu benim gibi kontrol hastalığını şifalandırmaya çalışan biri için tam da doğru zamanda gelen bir yönlendirme oldu. doğrusu...
Bundan sonra aynı sonsuzluk işareti gibi sallanmaya başladım. Üst benim sonsuz bir varlık olduğumu, tüm insanların böyle olduğunu, bir insana tepeden baktığında omuzlar, kürek kemikleri, leğen kemikleri vs. düşündüğünde tam bir sonsuzluk işareti formunun ortaya çıktığını bunun boşa olmadığını söylüyordu.
Bir sonraki mesaj dalgalar oldu. Evrenin ayın dalga gibi gelip gittiğini, nefesin alıp verildiğini, gece olduğunu, gündüz olduğunu, bu dengenin hep böyle olduğunu ve bunların hepsini aynı değerde kabul etmenin güzelliğini anlatmaya çalıştı bana.
Sonrasında ise zamanın küreselliği geldi. Bu sırada bir daire çiziyordum ben de vücudumla. Evrende her formun küresel olduğu, zamanın da küreselliği, geçmiş ve geleceğin aslında aynı şeyin gelip giden parçaları olduğu ve aslında bir illüzyon bir hipnoz içinde olduğumuz anlatılmaya çalışıldı bana. Ben uyuyordum, biri ve bir melek beni hipnozdan uyandırmaya çalışıyorlardı. "Uyan rüya görüyorsun" diyorlardı ve ben çok korkuyordum, inanmıyordum onlara. Bu dünyanın gerçekliği o kadar gerçekti ki. Oysa onlar beni ikna etmeye çalışıyordu. "Uyaaannn!!!" diye bağrıyorlardı, "uyan artık, rüyadan uyan". Ben sürekli esniyordum. Melek diğerine "bırak" diyordu, "bırak hazır olunca uyanacak". Diğeri ise ısrar ediyordu "bırak bu katılığı" diye bağırıyordu adeta "bırak, uç, bırak"...
Sonra bir sembol çizdim vücudumla, enteresan ve ne anlama geldiğini bilmediğim bir form.
Bütün bunlar olurken Fotiny gelip farklı çakralarıma enerji veriyordu. Sanki o kadar saat ayakta durmadım, çabucak geçiverdi. Birazdan kendisinin "aç gözlerini" dediğini duydum.
Sonra Fotiny her birimize tek tek yeniden kontrol yaptı, tüm çakralarımızın mükemmel çalıştığını gördük. Bazısı yavaş, bazısı daha hızlı ama hepsi de dönüyordu. Auralarımız ise en az 2 m civarına genişlemişti. Ama Fotiny bunun kurumaya yüz tutmuş bir çiçeği sulamaya benzediğini, suladıkça toprak nasıl suyu emer ve hiç sulanmamış gibi olur, ancak günlerce düzenli suladıktan, çiçeğe ilgi gösterdikten sonra normal haline dönerse bize de aynı şeyin olacağını ve tam şifanın 7 ile 12 seans arasında gerçekleştiğini söyledi.
Bu arada yeni yılda inisiyasyon yapmak için de gelecekmiş. İlgilenen olursa bilginize...
Fotiny Kozmik Enerji Terapisi yapan bir terapist. Kozmik enerji terapisi fizik, kimya, biyoloji,tıp, psikoloji ve evrenin kurallarına dayanılarak yapılan ve en etkili enerji çalışmalarından biri. Bu çalışmada kişinin özündeki tüm negatif enerjiler, bu negatif enerjilerin vücutta yaratmış olduğu etkiler de -fiziksel rahatsızlıkların yanısıra bu rahatsızlığa sebep olan duygusal ve zihinsel sebepler de- temizleniyor. İnsanı bir bütün olarak ele alıyor ve kişilerin hayatlarındaki negatif programlar kişinin şakralarından, organlarından, fiziksel, eterik, zihinsel ve astral vücudu olarak tüm vücut sisteminden 1-3 seans arasında temizleniyor. Hasara uğramış olan vücut organının Kozmik enerjinin sunduğu enerji frekanslarının vücut tarafından kabullenilmesini, hasara uğramış-hasta olan bölgeye nasıl bir enerji uygulanması gerektiğini de belirtiyor.
Seansta 4 kişiydik. Fotiny önce metal çubuklarla (bilmem bilir misiniz Acmos Terapisi'ndeki metal çubuklara benziyor ya da bazı insanların su bulmak için kullandıkları çubuk mantığında bir şey) çakraların dönüş hızını hatta dönüp dönmediğini tespit ediyor. Sonra da aura genişliğinize bakıyor, çapını gösteriyor.
Bundan sonra gözlerinizi kapatıyorsunuz, ayakta (çünkü pranadan enerji akışının dümdüz olması için ayakta olmak çok daha faydalı oluyormuş) durarak meditasyona başlıyorsunuz. Bu sırada Fotiny evrenden size ait bir enerji kanalı açıyor, çakralara ve çeşitli bölgelere, organlara enerji veriyor ve sizi şifalandırıyor.
Benim deneyimim tek kelime ile muhteşemdi. Giderken aslında niyetim kendimi sevmek, solar plexus çakramı şifalandırmaktı doğrusu ama meditasyonda bambaşka şeyler yaşadım.
Bir kere ayakta olduğum için rüzgarda sallanan sazlar gibi sallandım sürekli. Üst benim bana sürekli bir saz gibi ol, güven, akışa teslim ol, esnek ol, sallan, yıkılmayacağına güven diyordu. Bu çok çok etkileyici bir şeydi benim için. Ağaçları düşün diyordu, kökleri çok derine giden ağaçlar en şiddetli fırtınalarda bile yıkılmaz. En esnek olan, en çok bükülebilenler, eğilebilenler asla yıkılmazlar. Esnek ol, affedici ol, dimdik, sımsıkı, kaskatı olma, hacı yatmaz gibi ol diyordu. Bu benim gibi kontrol hastalığını şifalandırmaya çalışan biri için tam da doğru zamanda gelen bir yönlendirme oldu. doğrusu...
Bundan sonra aynı sonsuzluk işareti gibi sallanmaya başladım. Üst benim sonsuz bir varlık olduğumu, tüm insanların böyle olduğunu, bir insana tepeden baktığında omuzlar, kürek kemikleri, leğen kemikleri vs. düşündüğünde tam bir sonsuzluk işareti formunun ortaya çıktığını bunun boşa olmadığını söylüyordu.
Bir sonraki mesaj dalgalar oldu. Evrenin ayın dalga gibi gelip gittiğini, nefesin alıp verildiğini, gece olduğunu, gündüz olduğunu, bu dengenin hep böyle olduğunu ve bunların hepsini aynı değerde kabul etmenin güzelliğini anlatmaya çalıştı bana.
Sonrasında ise zamanın küreselliği geldi. Bu sırada bir daire çiziyordum ben de vücudumla. Evrende her formun küresel olduğu, zamanın da küreselliği, geçmiş ve geleceğin aslında aynı şeyin gelip giden parçaları olduğu ve aslında bir illüzyon bir hipnoz içinde olduğumuz anlatılmaya çalışıldı bana. Ben uyuyordum, biri ve bir melek beni hipnozdan uyandırmaya çalışıyorlardı. "Uyan rüya görüyorsun" diyorlardı ve ben çok korkuyordum, inanmıyordum onlara. Bu dünyanın gerçekliği o kadar gerçekti ki. Oysa onlar beni ikna etmeye çalışıyordu. "Uyaaannn!!!" diye bağrıyorlardı, "uyan artık, rüyadan uyan". Ben sürekli esniyordum. Melek diğerine "bırak" diyordu, "bırak hazır olunca uyanacak". Diğeri ise ısrar ediyordu "bırak bu katılığı" diye bağırıyordu adeta "bırak, uç, bırak"...
Sonra bir sembol çizdim vücudumla, enteresan ve ne anlama geldiğini bilmediğim bir form.
Bütün bunlar olurken Fotiny gelip farklı çakralarıma enerji veriyordu. Sanki o kadar saat ayakta durmadım, çabucak geçiverdi. Birazdan kendisinin "aç gözlerini" dediğini duydum.
Sonra Fotiny her birimize tek tek yeniden kontrol yaptı, tüm çakralarımızın mükemmel çalıştığını gördük. Bazısı yavaş, bazısı daha hızlı ama hepsi de dönüyordu. Auralarımız ise en az 2 m civarına genişlemişti. Ama Fotiny bunun kurumaya yüz tutmuş bir çiçeği sulamaya benzediğini, suladıkça toprak nasıl suyu emer ve hiç sulanmamış gibi olur, ancak günlerce düzenli suladıktan, çiçeğe ilgi gösterdikten sonra normal haline dönerse bize de aynı şeyin olacağını ve tam şifanın 7 ile 12 seans arasında gerçekleştiğini söyledi.
Bu arada yeni yılda inisiyasyon yapmak için de gelecekmiş. İlgilenen olursa bilginize...
29 Temmuz 2010 Perşembe
Ay'ı nefesimizle Su'dan yarattık...
Sahildeyiz...
Hepimiz...
Yüzlerce mi, binlerce mi? Bilmem. Çok kalabalık olduğumuzu biliyorum.
Bedenlerimiz yumuşak. Katı madde olmamışız hala. Dünya yumuşak. O da henüz katılaşmamış. Adeta şeffafız. Ateş, su, hava, yer; hepsi farklı. Hepsi akışkan, nasıl desem, jöle kıvamında. Ben de öyleyim. Bembeyaz, geçirgen ve anda. Zaman kavramı henüz oluşmamış, öyle bir bilincimiz yok daha.
Yatıyoruz. Metrelerce sahilde yanyana yatıyoruz, el ele. Hep birlikteyiz. El ele sanki tek parça gibiyiz. Doğum için buradayız. İlk adımını atmak için. İçimizde büyük bir istek, arzu, inanç var. Neşe değil, sanki meditatif bir ruh hali. Düşüncelerden, duygulardan, yorumlardan bağımsız. Saf bir kabul ve inanç var sadece.
Hep birlikte odaklanıyoruz, hep birlikte alabileceğimiz en derin nefesi alıyoruz, hep birlikte doğruluyoruz, hep birlikte nefes veriyoruz, deniz kalkıyor, havalanıyor, nefes vermeye devam ediyoruz, deniz dev bir kütle halinde göğe yükseliyor, nefese devam ediyoruz, kütle yuvarlaklaşıyor ve fırlayıp yerine doğru gidiyor...
Biz, ben, hep birlikte içimizdeki dişi yanla ay'ı yaratıyoruz!
27 Temmuz 2010 Salı
Kendimi Bulduğum Sahil...
Kendimi bulmak için çıktığım bu yolda hergün bir mucize oluyor, hergün bir şeyler keşfediyor, biraz daha şaşırıyor, biraz daha mutlu oluyor ve yürekten şükrediyorum. Bundan bir 10 yıl önce olsa, bunları söyleyen birini duysam ciddi bir küfür ederdim sanırım. :) Şükürler olsun ki şimdi bulunduğum yerdeyim, bu andayım. Tam olmam gerektiği yerde...
Geçen hafta, zannederim Perşembe akşamıydı, biraz meditasyon yapmak ve aslında tam yapamadığım 17-18 Temmuz enerjilerine yönelik bir çalışma yapmak için kanepeye uzandım. Her hafta yaptığımız transformal nefes çalışmalarında onlarca mucizeye şahit olduğumdan artık her meditasyona 1-2 dakikalık nefes ile başlıyorum ve çok iyi geliyor, düşüncelerden uzaklaşmak ve kendimi bulmak için süper bir yöntem bence. Müzik olarak da tamamen tesadüfen yoğun dalga seslerinin olduğu bir müzik seçmişim. Çok da bilinçli olmadan kendimi bir anda bir sahilde buldum, o dalga sesleri gerçek, ben gerçek, deniz gerçek, ayağıma değen dalgalar gerçek, tam karşımda batan güneş gerçek. Nasıl anlatsam, sanki yüreğim açılmış, genişlemiş (aynen böyle, gerçekten) genişlemiş de hem benmişim, hem o'ymuşum, hem oradaymışım, hem de buradaymışım...
Sonra sahilde yürürken küçücük bir kız geldi. Baktım, ben'im. Benim küçüklüğüm elbette. Elimde bir balon koşuyorum, suları sıçratarak eğleniyorum. Yine gözlerim kapalı, yine kendimi korumadayım, yine görmeye korkuyorum ama o anda görmeye de ihtiyacım yok aslında. Kendimi çok güvende hissediyorum. Olmam gereken yerdeyim. İçimdeki çocuk da neşeli ben de. Herşey olması gerektiği gibi...
Bu arada, ben kendime bakıyorum, yani asıl ben'e. Yani, bir arayıştayım, bunun da gayet farkındayım. Gözüm çevrede. İşte o sırada ben geliyorum. Ben. Kocaman altın ve beyaz rengi bir ışık halinde. Önce yüzü var. Sonra yiyorum zılgıtı: "Bir surat koymak zorunda mısın mutlaka?" gibi bir şey söylüyor. Kendimi rahat bırakıyorum ben de. Bakıyorum. Işık büyüyor, büyüyor, büyüyor...
Ben o'yum. O ben'im. Üçümüz tek bir ruha ait 3 farklı varoluş olarak oradayız. Güneş aynı sıcaklığında. Farkediyorum ki o küçük çocuğu iyileştirmek oradayız biz. Annem, babam, büyük babaannem, anneannem de oradalar, hepsi ışık varlıklar olarak yanımızda. Hep birlikte ona ne kadar sevildiğini söylemek, onu ikna etmek için...
Uzun bir terapi sonrası, çocuk ben gökyüzüne kaldırıyor başını, bakmaya başlıyor. Gözlerini açıyor!
Asıl ben diyor ki: Bak! Artık bakıyor, henüz görmeye başlamadı belki ama bakıyor işte. Bu ne kadar büyük bir gelişme biliyor musun?
İçim huzur dolu. İçimde bir genişlik, derinlik, doygunluk var...
Şükürler olsun. Ne diyeyim?..
Geçen hafta, zannederim Perşembe akşamıydı, biraz meditasyon yapmak ve aslında tam yapamadığım 17-18 Temmuz enerjilerine yönelik bir çalışma yapmak için kanepeye uzandım. Her hafta yaptığımız transformal nefes çalışmalarında onlarca mucizeye şahit olduğumdan artık her meditasyona 1-2 dakikalık nefes ile başlıyorum ve çok iyi geliyor, düşüncelerden uzaklaşmak ve kendimi bulmak için süper bir yöntem bence. Müzik olarak da tamamen tesadüfen yoğun dalga seslerinin olduğu bir müzik seçmişim. Çok da bilinçli olmadan kendimi bir anda bir sahilde buldum, o dalga sesleri gerçek, ben gerçek, deniz gerçek, ayağıma değen dalgalar gerçek, tam karşımda batan güneş gerçek. Nasıl anlatsam, sanki yüreğim açılmış, genişlemiş (aynen böyle, gerçekten) genişlemiş de hem benmişim, hem o'ymuşum, hem oradaymışım, hem de buradaymışım...
Sonra sahilde yürürken küçücük bir kız geldi. Baktım, ben'im. Benim küçüklüğüm elbette. Elimde bir balon koşuyorum, suları sıçratarak eğleniyorum. Yine gözlerim kapalı, yine kendimi korumadayım, yine görmeye korkuyorum ama o anda görmeye de ihtiyacım yok aslında. Kendimi çok güvende hissediyorum. Olmam gereken yerdeyim. İçimdeki çocuk da neşeli ben de. Herşey olması gerektiği gibi...
Bu arada, ben kendime bakıyorum, yani asıl ben'e. Yani, bir arayıştayım, bunun da gayet farkındayım. Gözüm çevrede. İşte o sırada ben geliyorum. Ben. Kocaman altın ve beyaz rengi bir ışık halinde. Önce yüzü var. Sonra yiyorum zılgıtı: "Bir surat koymak zorunda mısın mutlaka?" gibi bir şey söylüyor. Kendimi rahat bırakıyorum ben de. Bakıyorum. Işık büyüyor, büyüyor, büyüyor...
Ben o'yum. O ben'im. Üçümüz tek bir ruha ait 3 farklı varoluş olarak oradayız. Güneş aynı sıcaklığında. Farkediyorum ki o küçük çocuğu iyileştirmek oradayız biz. Annem, babam, büyük babaannem, anneannem de oradalar, hepsi ışık varlıklar olarak yanımızda. Hep birlikte ona ne kadar sevildiğini söylemek, onu ikna etmek için...
Uzun bir terapi sonrası, çocuk ben gökyüzüne kaldırıyor başını, bakmaya başlıyor. Gözlerini açıyor!
Asıl ben diyor ki: Bak! Artık bakıyor, henüz görmeye başlamadı belki ama bakıyor işte. Bu ne kadar büyük bir gelişme biliyor musun?
İçim huzur dolu. İçimde bir genişlik, derinlik, doygunluk var...
Şükürler olsun. Ne diyeyim?..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


